Büyük kadın için kalma

Hamile Kalmak İçin En Şanslı Günler. Adet kanamasının başlangıcından itibaren 10. ve 19. günler arası hamile kalma günleri olarak en uygun dönemlerdir. Yine de farklılık gösterebildiği için eğer hamile kalmak gibi bir amacınız yoksa her ilişkide mutlaka korunmanızı tavsiye ederiz. Erkek üstte ve kadının arkasında yer alır. Kadın midesinden rahatsızlık duymamak için yumuşak bir cisimden ya da yastıktan yardım alabilir. İkisi de yere sıfır olan erkek ve kadın hem birleşmeyi rahat sağlarlar hem de hamilelik için oldukça uygun bir stildir. Bu pozisyonlar hamile kalma ihtimalini her zaman yükseltir. Çocuk ve kadın istismarına tepki: 'Adalet İçin Sessiz Kalma' Manisa'nın Soma ilçesinde kadın cinayetleri, çocuk istismarı ve alkollü bir sürücünün kullandığı aracın çarpması ... Zira kadın emeği kriz dönemlerinde hanelerin ayakta kalma stratejisi olarak görülmektedir, bunun sonucunda sermayenin ve ataerkinin kadınların emekleri ve bedenleri üzerindeki tahakkümü güçlenmektedir. Lâkin kriz koşulları, kadınlar için kendi dertlerini unutup kocayı ve diğer hane üyelerini “avutmak” da demektir. Bu dönemde girilen cinsel ilişki gebelik için büyük ihtimal olumlu sonuçlar verecektir. Yumurtlama gününün hesaplanabilmesi için eczanede satılan yumurtlama (ovulasyon) testlerini de kullanabilirsiniz. Hamilelik için şansı en yüksek yumurtlamadan 1-2 gün öncesi ve yumurtladığınız gün birlikte olmaktır . Büyük maceralar ve kapışmalarla dolu bu hayatta kalma temalı filmler, battle royale oyunları aratmayacak cinsten. ... maden yataklarıyla ünlü eyaletin 'kadın yarışmacısı' olarak seçildiğinde Katniss onun yerini almak için gönüllü olur. Erkek katılımcı Peeta ile Katniss, kendilerinden yaş ve kuvvet açısından daha ... Hamile kalma şansının en yüksek olduğu zaman adet kanamasının başladığı günden itibaren sayılarak 10. ve 19. günler arasında kalan dönemdir. Hızlı hamile kalmak için yapılması gerekenler. Hamile kalma günleri her kadın için farklılık gösterebilir. Sağlıklı bir şekilde hamile kalmak için önerilere dikkat etmek ... Feminizm kadınların kadın oldukları için uğradığı ezilmişlik ve eşitsizliğe başkaldırı niteliğinde kadın özgürlüğünü ve cinsiyet eşitliğini savunan bir yaklaşımdır. Erkek cinsel organı kadın vajinasına tam oturduğu için spermler rahme daha kolay akar. Bu sırada kadının bacakları ile erkeği kavraması da spermlerin etrafa saçılmasını engeller. 3.

Clock Tower: The First Fear İnceleme

2020.09.20 02:13 bglfpig Clock Tower: The First Fear İnceleme

Seri Katilden kaçma Temasını sever misiniz?

Yani Slasher Diyorum Ben Bayılırım evet
Ne Kadar Klişeler ile dolu olsa bile ergenlerin ya da direkten yetişkinlerin ya da bir kişinin yenilemez bir katil tarafından kovalanmasını izlemek bana hep zevk verdi
bu türü harika veren filmler mevcuttu
Friday the 13th
Halloween
Peeping Tom
Child's play
Scream
Cabin in the woods
Nightmare on Elm Street
Teksas da katliam
Falan Filan say say bitmez
oyunlar açısından da neler var bakalım
popüler olanları sayalım en azıdan evet bir sürü Slasher Türü oyun var ama biz çok bilinenleri sayalım
Until Dawn
Nightcry
remothered tormented fathers
Haunting Grounds
AMA ÖZELLİKLE BUNLARA DOĞUŞ KAYNAĞI OLMUŞ OLAN
Clock Tower: The First Fear
bu oyun hakkın da ne diyebilirim ki? bir sanat esiri mi? yoksa sanat esiri olmaya yaklaşan oyunlardan birisi mi?
hala bile emin değilim ama bunun sebebi ne diye sorar isen Clock Tower bir şeyi başarıyor ki zamanına göre kesinlikle taktir edilmeli
Oyun Size Bir Sürü Ending sunuyor ve çoğu farklı mesela birisini kurtarıyorsunuz ama bir ending de birisi ölüyor ya da bir ending de baya kişiyi kurtarabiliyorsunuz ama bir ending de o olmuyor ya da bir ending de bir villain ekstradan öldürebiliyorsunuz ya da bir kaç ending de ana karakteriniz ölüyor
saydıklarımın hepsini yapıyoruz
ve 1992 de çıkmış bir oyun için bu gerçekten takdir edilebilir ve türünün en iyi örneği bile sayılabilir
Clock Tower: The First Fear sanat esiri mi değil mi? hadi gelin soruyu öğrenelim
Öncellikle bu İnceleme de Tüm Endingler göze alınacaktır güzel uzun bir inceleme olacak arkanıza rastlanın ve okumaya başlayın
Spoiler uyarısı tabi ki oyunu oynamadıysanız gidin oynayın ve gelin öyle okuyun
3
2
1
BAŞLADI

Konu:

Clock Tower: The First Fear oyunu Jennifer Simpson isimli Kızımızın ve Ana Karakterimizin Ahem bir Malikaneye ''Mary Barrows'' isimli Hatun Tarafından götürülmesini anlatıyordur yani tek değil tabi ki yanın da arkadaşları var bunlar ise Anne Lotte Laura Harrington isimli kişilerdir Malikaneye geldikleri zaman önce tatlı tatlı yerleşme yapmışlardır güzel bir güzel kız sohbeti ediyorlardır Sonra Ana Karakter Jennifer arkadaşlarının isteği ile Mary bulmaya gider fakat gider iken Elektrik kesilir Jennifer arkadaşlarının olduğu odaya hemen geri döner ama onların yok olduklarını fark eder bunun bir şaka olduğunu düşünür ama olmadığını bir kaç dakika sonra fark edecektir Çünkü Kendisi Elin de Büyük bir Makas Tutan bir Seri Katil Tarafından Kovalanmaya başlar
Evet senaryo bu
ne kadar iyi sorgulanabilir ama kesinlikle iyi işlendiğine söyleyebilirim ve bazı hikayelerin acayip iyi olması gerekmez arkadaşlar karakterlerinin atmosferinin iyi işlenmesi olması onu kurtarabilir
Clock Tower ise bunun en güzel örneklerinden birisi öncellikle Clock Tower öyle 1 tane Katilden kaçtığınız bir oyun değil için de bir Sürü Villain barındıran bir oyun eğer bir ana Villain mevcut değil hatta sizi makas ile kovalayan ana villain gibi gözüken kişi ana villain bile değil ana villain kim diye sorar iseniz mevcut mu onu bile bilmem ama bir seçim yapmak gerekseydi Bayan Mary olurdu evet kendisi Ana Villain neden der iseniz Hikaye Göre doğurduğu iki tane oğlunun annesi oydu ve onları öldürmeye teşvik eden de oydu anlattıklarımın hepsini oyun da hikaye ilerledikçe öğreniyorsunuz ve oyun da öğrenilecek çok şey var ana karakteriniz kişiliği oyun da yaptığınız eylemler ile açığa çıkıyor ve fark ediyorsunuz ki Clock Tower seri katilden kaçan ergen bir kızı anlatmıyor karakterlerin kişiliği ve gerçekten de çözülmeyi bekleyen bir Hikayesi mevcut
Öncellikle her karakterin ayrı bir kişiliği olduğunu söylemek kolay
oyun da yaptığınız eylemlere göre çoğu karakterin kişiliği değişiyor
Mesela en güzel Örneği Mary
Kendisi Oyunun gidişatına göre siz nasıl seçimler yapar iseniz ona göre davranıyor ve kişiliği de ona göre değişiyor
bazen masum gibi davranan bir kadın gibi görünebiliyor iken başka bir oynayış şeklin de sizi öldürmeye çalışan deli bir anne ya da başka bir oynanış şeklin de size ihanet ederek öldüren bir anne ya da başka bir ending de ise size uyku ilacı vererek sonra ise sizi öldüren deli bir anne
değişiyor da değişiyor be
demeye çalıştığım Clock Tower kesinlikle hikayesi bol sürprizler ile dolu her karakterin kişiliğinin davranışlarının size göre değiştiği hikaye temalı bir oyun
çıktığı zamana göre ise de başardığı iş ''sanat esiri'' sayılabilecek kadar da iyi tekrardan dediğim gibi belirli bir kişiliğe ya da davranışa sahip karakterler mevcut değil bu oyun da çoğu karakterin kişiliğini nasıl hayatta kalacağını nasıl davranışlar da bulunacağını falan siz beliriyorsunuz arkadaşlar Clock Tower hikaye açısından acayip başarılı bir oyun
şimdi Hikaye en azıdan Şimdilik bir kenara koyalım ve Gameplay geçelim

Oynanış:

Clock Tower: The First Fear Click and point temalı bir hayatta kalma oyunu evet basit bir Gameplay sahip ama gameplay küçümsemeyin hatta küçümsemeyeceğiniz son şey olsun bu oyunun Gameplay detaylar ve harika keşfedilmeyi bekleyen şeyler ile dolu açıklamama izin verin Clock tower oynayabileceğiniz en iyi detaylı oyunlardan birisi öncellikle hikaye gibi yaptığınız oynanış şekli durmadan değişiyor şöyle açıklayayım bir kere oyun da öldüm ve oyunu tamamen resetledim
bir baktım hayda odaların yeri değişmiş odaların yeri farklı yerler de
bir zaman ise oyun da gezinir iken kutudan katil çıkıyordu bir zaman ise kutudan katil yerine bir kedi çıkıyor
bir zaman ise de oyunun size ilk başlar da kutu da almanızı istediğiniz anahtar tamamen başka yerlere taşınıyor
bir zaman ise yerler tamamen random kırılabiliyor ve ani ölüme sebep olabiliyor
bir zaman ise katil hiç beklenmedik yerlerden çıkabiliyor ve size saklanacak yer bırakmayabiliyor
bir zaman ise aynaya baktığınız da bir el sizi tutuyor ve daha oyunun ilk başların da ölebiliyorsunuz
neler var neler
demeye çalıştığım şey Clock tower kesinlikle harika tekrar oynanmaya değer bir Gameplay sunuyor ne yapar iseniz yapın değişik sonuçlar alacaksınız
ve bu da oyunu tekrar oynamanız için o farklı tüm sonları almak için bir sebep yaratıyor
90lar da ve 80ler de bu kadar detaylı bir gameplay görmek zor o yüzden yaptığı işi sonuna kadar taktir ediyorum
arkadaşlar ben oyunlara tekrar zor bakarım oyun bana gerçekten o oyunu tekrar oynamak için bir sebep sunmuyor ise
Eee Clock tower bunu harika bir şekil de sunuyor
öpün başınızı üstüne koyun
bilmenizi isteyeceğim şey Clock tower da sıkılmanız tekrar oynadığınız da bile zor bir sonra ki oynayışınıza kıyasla acayip garip ve değişik şeyler olacaktır hatta bazen Random ölümlere bile sebep açabilir
bu yüzden hazırlanın aynı zaman da oyun da kurtarabileceğiniz kişiler falan filan yaptığınız seçimlere doğru değiştiğini de belirteyim
bu da işte tekrar oynamanız için farklı harika bir sebep daha
neler var lan neler lan
helal olsun ve bu elde bahsetmeden de geçemeyeceğim bu oyun da bir çan doldurma sistemi var ve bu da Dark Souls da ki gibi oyun da oturmanız ve bir süre beklemeniz lazım bunu yapar iken makaslı katil abinin ya da mary ablanın gelmediğinden emin ol ve evet baya bir süre istiyor
oyun bunu size söylemediği için Kesinlikle söylemem lazımdı
şimdi oyunun zorluğundan biraz bahsedeyim ve Zorluk Kategorisine geçelim

Zorluk:

evet Clock Tower: The First Fear baya bir rage quit geçirmeniz gereken bir oyun
Katile karşı yakalanır iseniz kaçmanız öncellikle mümkün ama bu hiç de hiç kolay olmayacaktır tuşlara abanmaya elinizden geldikçe hazır olun
çünkü abanmaz iseniz abartmıyorum %90 katil sizi yakalayacak demektir
ben bir ara o kadar basıyorum niye hala beni yakalıyor dedim ve fark ettim ki baya baya abanmam lazımmış tuşa
valla en ufak bir yavaşlama da gidersiniz söyleyeyim
aynı zaman da oyunun pc portun da bir save sistemi de yok onu da söyleyeyim
evet şu an da ''NE?'' diye kalıyor olabilirsiniz ama bildiğim kadarıyla save sistemi sadece konsol portların da var
Yani oyunu Emulator ile oynamanızı tercih ederim
ha rage quit geçiririm olur biter diyor iseniz karışamam tabi bu oyun rage quit geçirmek için ideal
aynı zaman da oyunun ilk başların da çok fazla ölür iseniz şaşırmayın çünkü Makaslı katil abimiz emin olun ki hiç beklemediğiniz yerlerden çıkacaktır
saklanıp kendisinin bir süre çıkmasını falan engellemeniz mümkün gerçi
ama her şekil de geri dönecektir ve bazen oyun size kurtarma şansını %3 gibi bir şekil de sunuyor
o yüzden hazırlanın çok kez öleceksiniz
baya baya öleceksiniz
kesinlikle daha zor eski oyunlar oynadım
ama Clock Tower hafife alınacak bir oyun da kesinlikle değil özellikle ilk oynaşınız ise
he bu elde oyunun zorluğunun yine oyunu oynama şeklinize göre değiştiğini söyleyeyim cidden cidden de öyle
helal olsun harbi lan
HELAL OLSUN
HELAL LAN
Ahem
Şimdi ise oyunun Korkunç olup olmadığı kısmına geçelim!

Ne Kadar Korkunç Bilader?:

Evet Clock tower bir korku oyunu tabi ki
slasher türü korlu oyunu ve başarıyor abi başarıyor zamanını aldırmayın Clock Tower sizleri Jumpscare ile korkutmayı bırakın Jumpscare yapmıyor bile Clock tower sizleri gerilim havasını atmosferi ile korkutmaya çalışıyor Özellikle Müzikleri ile
oyunu son ses kulaklık ile oynar iseniz ki öyle oynayın atmosferin ne kadar iyi olduğunu fark etmeniz için fark edeceksiniz ki Clock Tower gerçekten atmosferi ve müzikleri o kadar da iyi yapıyor ki 2020 de bile hafife asla alınmayacak atmosfere ve müziklere sahip
katillerin çıkıp çıkmaması dediğim gibi sizin oynayış şekliniz de bağlı olduğu için katil buradan çıkacak mı düşüncesine kaptırıp çıktığı zaman da gerilimi acayip iyi yaşarsınız
hatta bazen öyle beklenmedik anda çıkar ki gerilimi ve korkuyu damarlarınız da hissedersiniz
Clock Tower korku gerilim atmosfer müzikler hepsini yeterli ve fazla şekil de veriyor,
kesinlikle oyunu oynamanız için farklı sebeplerden birisi
şimdi en önemli ve Son Kategoriye geçelim Tüm Sonlar
hadi bakalım

Sonlar Nasıl?:

öncellikle oyun da dokuz tane ending var
Bunlar harfler ile şöyle sıralanmış oyun da ve hepsini size anlatayım
Ending S: Ana Karakterimiz yaptığı bir ses sayesin de Makaslı seri katil abimizin ölmesine sebep açıyor ve Mary ise kargalar tarafından saldırıya uğradığı zaman Ana karakterimiz onu kurtarmaya çalışsa bile Mary de düşüp ölüyor artık Anne mi Laura mı seçersiniz bilmiyorum ama ikisinden birisi Ana karakterimiz ile birlikte kurtuluyor ve kaçıp gidiyorlar
Ending A: Bu ending de neredeyse aynı olaylar oluyor ana karakterimiz makaslı seri katili öldürüyor fakat bu sefer Anne ile Laura kimi kurtarır iseniz fark etmez Mary tarafından aşağı yitilerek öldürüyor Ana Karakterimiz Mary ile bir savaş veriyor Mary Ana karakterimiz tarafından yeniliyor ve aşağı düşerek ölüyor Ana karakterimiz hayatta kalan tek kişi olmuş oluyor
Ending B: herkes ölmüş halde Ana karakterimiz Seri katili tekrar öldürüyor ve bu sefer Mary ise tam ana karakterimizi başarılı şekil de öldürmeye başaracak iken Mary onu Elektrik sayesin de öldürüyor ve Ana karakterimiz tek başına kaçıyor
Ending C: Ana Karakterimizi Çıkışa yakın bir yer de Mary karşılıyor herkes yine ölmüş durum da Ana karakterimiz Mary ile bir savaşa giriyor ve yenilip yere düşüyor Ana karakterimiz merdivenlerden tırmanıyor fakat Mary de onun peşin de geliyor ana karakterimiz Mary aşağı atıyor ve Mary ölüyor daha sonra seri katili tekrardan düşürerek öldürüyor
Ending D: ana karakterimiz bu sefer bayan Mary seri katil olduğunun farkın da değil ve kurtulduğunu sanarak herkes ölmüş durum da ona sarılmaya gidiyor Mary bıçak çıkartıyor ve ana karakterimizi başarılı şekil de öldürüyor VİLLAİN KAZANDI HAHAHAHAHA.... Villain kazandığı zaman sevinirim hani.... bu ending de baya iyi... NE VAR LAN İŞTE VİLLAİNLAR DA KAZANMAYI HAK EDİYOR
Ending E: Ana karakterimiz bu sefer asansör de üçüncü düğmeye basıyor fakat Asansör başka tarafa gidiyor ışıklar kapanıyor ve makaslı abimiz Mary öldürüyor VE VİLLAİNLAR YİNE KAZANIYOR
Ending F: ana karakterimiz bir tane mağaraya giriyor ve mağara yıkılmaya başladığı zaman asansöre biniyor fakat asansör de onu seri katilin beklediğini fark etmiyor ve asansör de ne yapar ise yapsın seri katil tarafından yeniliyor ve öldürülüyor YİNE VİLLAİN KAZANIYOR İŞTE BU!
Ending G: Ana Karakterimiz araba ile herkesin öldüğüne tanık olduktan sonra kaçıyor ve üç gün sonra evin de ''nedeni'' belirtilmeyen bir şekil de ölü bulunuyor Yine Villianlar kazanıyor (Doğrulandığı Üzere Mary tarafından öldürülmüş kendisi)
Ending H: Yine aynısı fakat bu sefer arabanın arkasından MAKASLI SERİ KATİL ABİMİZ ÇIKIYOR VE BU SEFER ÖLDÜRÜLME SEBEBİ BELLİ OLUYOR
Evet tamamen Farklı Endingler
Şimdi Sonuç Kısmına Gelelim

Sonuç:

Çıktığı yıla göre acayip iyi bir iş çıkartan ve benim çok sevdiğim seri katil temasını acayip iyi yansıtmayı başaran çok iyi hikaye sahip olan oyunu oynamam için üst de bahsettiğim üzere bir sürü sebep sunan bir sürü sonu olması ve acayip korkunç olmasını sayar isek Clock Tower: The First Fear benim için bir sanat esiridir

10

Okuduğunuz için Teşekkürler

submitted by bglfpig to veYakinEvren [link] [comments]


2020.09.20 01:48 bglfpig Clock Tower: The First Fear İnceleme

Seri Katilden kaçma Temasını sever misiniz?
Yani Slasher Diyorum Ben Bayılırım evet
Ne Kadar Klişeler ile dolu olsa bile ergenlerin ya da direkten yetişkinlerin ya da bir kişinin yenilemez bir katil tarafından kovalanmasını izlemek bana hep zevk verdi
bu türü harika veren filmler mevcuttu
Friday the 13th
Halloween
Peeping Tom
Child's play
Scream
Cabin in the woods
Nightmare on Elm Street
Teksas da katliam
Falan Filan say say bitmez
oyunlar açısından da neler var bakalım
popüler olanları sayalım en azıdan evet bir sürü Slasher Türü oyun var ama biz çok bilinenleri sayalım
Until Dawn
Nightcry
remothered tormented fathers
Haunting Grounds
AMA ÖZELLİKLE BUNLARA DOĞUŞ KAYNAĞI OLMUŞ OLAN
Clock Tower: The First Fear
bu oyun hakkın da ne diyebilirim ki? bir sanat esiri mi? yoksa sanat esiri olmaya yaklaşan oyunlardan birisi mi?
hala bile emin değilim ama bunun sebebi ne diye sorar isen Clock Tower bir şeyi başarıyor ki zamanına göre kesinlikle taktir edilmeli
Oyun Size Bir Sürü Ending sunuyor ve çoğu farklı mesela birisini kurtarıyorsunuz ama bir ending de birisi ölüyor ya da bir ending de baya kişiyi kurtarabiliyorsunuz ama bir ending de o olmuyor ya da bir ending de bir villain ekstradan öldürebiliyorsunuz ya da bir kaç ending de ana karakteriniz ölüyor
saydıklarımın hepsini yapıyoruz
ve 1992 de çıkmış bir oyun için bu gerçekten takdir edilebilir ve türünün en iyi örneği bile sayılabilir
Clock Tower: The First Fear sanat esiri mi değil mi? hadi gelin soruyu öğrenelim
Öncellikle bu İnceleme de Tüm Endingler göze alınacaktır güzel uzun bir inceleme olacak arkanıza rastlanın ve okumaya başlayın
Spoiler uyarısı tabi ki oyunu oynamadıysanız gidin oynayın ve gelin öyle okuyun
3
2
1
BAŞLADI

Konu:

Clock Tower: The First Fear oyunu Jennifer Simpson isimli Kızımızın ve Ana Karakterimizin Ahem bir Malikaneye ''Mary Barrows'' isimli Hatun Tarafından götürülmesini anlatıyordur yani tek değil tabi ki yanın da arkadaşları var bunlar ise Anne Lotte Laura Harrington isimli kişilerdir Malikaneye geldikleri zaman önce tatlı tatlı yerleşme yapmışlardır güzel bir güzel kız sohbeti ediyorlardır Sonra Ana Karakter Jennifer arkadaşlarının isteği ile Mary bulmaya gider fakat gider iken Elektrik kesilir Jennifer arkadaşlarının olduğu odaya hemen geri döner ama onların yok olduklarını fark eder bunun bir şaka olduğunu düşünür ama olmadığını bir kaç dakika sonra fark edecektir Çünkü Kendisi Elin de Büyük bir Makas Tutan bir Seri Katil Tarafından Kovalanmaya başlar
Evet senaryo bu
ne kadar iyi sorgulanabilir ama kesinlikle iyi işlendiğine söyleyebilirim ve bazı hikayelerin acayip iyi olması gerekmez arkadaşlar karakterlerinin atmosferinin iyi işlenmesi olması onu kurtarabilir
Clock Tower ise bunun en güzel örneklerinden birisi öncellikle Clock Tower öyle 1 tane Katilden kaçtığınız bir oyun değil için de bir Sürü Villain barındıran bir oyun eğer bir ana Villain mevcut değil hatta sizi makas ile kovalayan ana villain gibi gözüken kişi ana villain bile değil ana villain kim diye sorar iseniz mevcut mu onu bile bilmem ama bir seçim yapmak gerekseydi Bayan Mary olurdu evet kendisi Ana Villain neden der iseniz Hikaye Göre doğurduğu iki tane oğlunun annesi oydu ve onları öldürmeye teşvik eden de oydu anlattıklarımın hepsini oyun da hikaye ilerledikçe öğreniyorsunuz ve oyun da öğrenilecek çok şey var ana karakteriniz kişiliği oyun da yaptığınız eylemler ile açığa çıkıyor ve fark ediyorsunuz ki Clock Tower seri katilden kaçan ergen bir kızı anlatmıyor karakterlerin kişiliği ve gerçekten de çözülmeyi bekleyen bir Hikayesi mevcut
Öncellikle her karakterin ayrı bir kişiliği olduğunu söylemek kolay
oyun da yaptığınız eylemlere göre çoğu karakterin kişiliği değişiyor
Mesela en güzel Örneği Mary
Kendisi Oyunun gidişatına göre siz nasıl seçimler yapar iseniz ona göre davranıyor ve kişiliği de ona göre değişiyor
bazen masum gibi davranan bir kadın gibi görünebiliyor iken başka bir oynayış şeklin de sizi öldürmeye çalışan deli bir anne ya da başka bir oynanış şeklin de size ihanet ederek öldüren bir anne ya da başka bir ending de ise size uyku ilacı vererek sonra ise sizi öldüren deli bir anne
değişiyor da değişiyor be
demeye çalıştığım Clock Tower kesinlikle hikayesi bol sürprizler ile dolu her karakterin kişiliğinin davranışlarının size göre değiştiği hikaye temalı bir oyun
çıktığı zamana göre ise de başardığı iş ''sanat esiri'' sayılabilecek kadar da iyi tekrardan dediğim gibi belirli bir kişiliğe ya da davranışa sahip karakterler mevcut değil bu oyun da çoğu karakterin kişiliğini nasıl hayatta kalacağını nasıl davranışlar da bulunacağını falan siz beliriyorsunuz arkadaşlar Clock Tower hikaye açısından acayip başarılı bir oyun
şimdi Hikaye en azıdan Şimdilik bir kenara koyalım ve Gameplay geçelim

Oynanış:

Clock Tower: The First Fear Click and point temalı bir hayatta kalma oyunu evet basit bir Gameplay sahip ama gameplay küçümsemeyin hatta küçümsemeyeceğiniz son şey olsun bu oyunun Gameplay detaylar ve harika keşfedilmeyi bekleyen şeyler ile dolu açıklamama izin verin Clock tower oynayabileceğiniz en iyi detaylı oyunlardan birisi öncellikle hikaye gibi yaptığınız oynanış şekli durmadan değişiyor şöyle açıklayayım bir kere oyun da öldüm ve oyunu tamamen resetledim
bir baktım hayda odaların yeri değişmiş odaların yeri farklı yerler de
bir zaman ise oyun da gezinir iken kutudan katil çıkıyordu bir zaman ise kutudan katil yerine bir kedi çıkıyor
bir zaman ise de oyunun size ilk başlar da kutu da almanızı istediğiniz anahtar tamamen başka yerlere taşınıyor
bir zaman ise yerler tamamen random kırılabiliyor ve ani ölüme sebep olabiliyor
bir zaman ise katil hiç beklenmedik yerlerden çıkabiliyor ve size saklanacak yer bırakmayabiliyor
bir zaman ise aynaya baktığınız da bir el sizi tutuyor ve daha oyunun ilk başların da ölebiliyorsunuz
neler var neler
demeye çalıştığım şey Clock tower kesinlikle harika tekrar oynanmaya değer bir Gameplay sunuyor ne yapar iseniz yapın değişik sonuçlar alacaksınız
ve bu da oyunu tekrar oynamanız için o farklı tüm sonları almak için bir sebep yaratıyor
90lar da ve 80ler de bu kadar detaylı bir gameplay görmek zor o yüzden yaptığı işi sonuna kadar taktir ediyorum
arkadaşlar ben oyunlara tekrar zor bakarım oyun bana gerçekten o oyunu tekrar oynamak için bir sebep sunmuyor ise
Eee Clock tower bunu harika bir şekil de sunuyor
öpün başınızı üstüne koyun
bilmenizi isteyeceğim şey Clock tower da sıkılmanız tekrar oynadığınız da bile zor bir sonra ki oynayışınıza kıyasla acayip garip ve değişik şeyler olacaktır hatta bazen Random ölümlere bile sebep açabilir
bu yüzden hazırlanın aynı zaman da oyun da kurtarabileceğiniz kişiler falan filan yaptığınız seçimlere doğru değiştiğini de belirteyim
bu da işte tekrar oynamanız için farklı harika bir sebep daha
neler var lan neler lan
helal olsun ve bu elde bahsetmeden de geçemeyeceğim bu oyun da bir çan doldurma sistemi var ve bu da Dark Souls da ki gibi oyun da oturmanız ve bir süre beklemeniz lazım bunu yapar iken makaslı katil abinin ya da mary ablanın gelmediğinden emin ol ve evet baya bir süre istiyor
oyun bunu size söylemediği için Kesinlikle söylemem lazımdı
şimdi oyunun zorluğundan biraz bahsedeyim ve Zorluk Kategorisine geçelim

Zorluk:

evet Clock Tower: The First Fear baya bir rage quit geçirmeniz gereken bir oyun
Katile karşı yakalanır iseniz kaçmanız öncellikle mümkün ama bu hiç de hiç kolay olmayacaktır tuşlara abanmaya elinizden geldikçe hazır olun
çünkü abanmaz iseniz abartmıyorum %90 katil sizi yakalayacak demektir
ben bir ara o kadar basıyorum niye hala beni yakalıyor dedim ve fark ettim ki baya baya abanmam lazımmış tuşa
valla en ufak bir yavaşlama da gidersiniz söyleyeyim
aynı zaman da oyunun pc portun da bir save sistemi de yok onu da söyleyeyim
evet şu an da ''NE?'' diye kalıyor olabilirsiniz ama bildiğim kadarıyla save sistemi sadece konsol portların da var
Yani oyunu Emulator ile oynamanızı tercih ederim
ha rage quit geçiririm olur biter diyor iseniz karışamam tabi bu oyun rage quit geçirmek için ideal
aynı zaman da oyunun ilk başların da çok fazla ölür iseniz şaşırmayın çünkü Makaslı katil abimiz emin olun ki hiç beklemediğiniz yerlerden çıkacaktır
saklanıp kendisinin bir süre çıkmasını falan engellemeniz mümkün gerçi
ama her şekil de geri dönecektir ve bazen oyun size kurtarma şansını %3 gibi bir şekil de sunuyor
o yüzden hazırlanın çok kez öleceksiniz
baya baya öleceksiniz
kesinlikle daha zor eski oyunlar oynadım
ama Clock Tower hafife alınacak bir oyun da kesinlikle değil özellikle ilk oynaşınız ise
he bu elde oyunun zorluğunun yine oyunu oynama şeklinize göre değiştiğini söyleyeyim cidden cidden de öyle
helal olsun harbi lan
HELAL OLSUN
HELAL LAN
Ahem
Şimdi ise oyunun Korkunç olup olmadığı kısmına geçelim!

Ne Kadar Korkunç Bilader?:

Evet Clock tower bir korku oyunu tabi ki
slasher türü korlu oyunu ve başarıyor abi başarıyor zamanını aldırmayın Clock Tower sizleri Jumpscare ile korkutmayı bırakın Jumpscare yapmıyor bile Clock tower sizleri gerilim havasını atmosferi ile korkutmaya çalışıyor Özellikle Müzikleri ile
oyunu son ses kulaklık ile oynar iseniz ki öyle oynayın atmosferin ne kadar iyi olduğunu fark etmeniz için fark edeceksiniz ki Clock Tower gerçekten atmosferi ve müzikleri o kadar da iyi yapıyor ki 2020 de bile hafife asla alınmayacak atmosfere ve müziklere sahip
katillerin çıkıp çıkmaması dediğim gibi sizin oynayış şekliniz de bağlı olduğu için katil buradan çıkacak mı düşüncesine kaptırıp çıktığı zaman da gerilimi acayip iyi yaşarsınız
hatta bazen öyle beklenmedik anda çıkar ki gerilimi ve korkuyu damarlarınız da hissedersiniz
Clock Tower korku gerilim atmosfer müzikler hepsini yeterli ve fazla şekil de veriyor,
kesinlikle oyunu oynamanız için farklı sebeplerden birisi
şimdi en önemli ve Son Kategoriye geçelim Tüm Sonlar
hadi bakalım

Sonlar Nasıl?:

öncellikle oyun da dokuz tane ending var
Bunlar harfler ile şöyle sıralanmış oyun da ve hepsini size anlatayım
Ending S: Ana Karakterimiz yaptığı bir ses sayesin de Makaslı seri katil abimizin ölmesine sebep açıyor ve Mary ise kargalar tarafından saldırıya uğradığı zaman Ana karakterimiz onu kurtarmaya çalışsa bile Mary de düşüp ölüyor artık Anne mi Laura mı seçersiniz bilmiyorum ama ikisinden birisi Ana karakterimiz ile birlikte kurtuluyor ve kaçıp gidiyorlar
Ending A: Bu ending de neredeyse aynı olaylar oluyor ana karakterimiz makaslı seri katili öldürüyor fakat bu sefer Anne ile Laura kimi kurtarır iseniz fark etmez Mary tarafından aşağı yitilerek öldürüyor Ana Karakterimiz Mary ile bir savaş veriyor Mary Ana karakterimiz tarafından yeniliyor ve aşağı düşerek ölüyor Ana karakterimiz hayatta kalan tek kişi olmuş oluyor
Ending B: herkes ölmüş halde Ana karakterimiz Seri katili tekrar öldürüyor ve bu sefer Mary ise tam ana karakterimizi başarılı şekil de öldürmeye başaracak iken Mary onu Elektrik sayesin de öldürüyor ve Ana karakterimiz tek başına kaçıyor
Ending C: Ana Karakterimizi Çıkışa yakın bir yer de Mary karşılıyor herkes yine ölmüş durum da Ana karakterimiz Mary ile bir savaşa giriyor ve yenilip yere düşüyor Ana karakterimiz merdivenlerden tırmanıyor fakat Mary de onun peşin de geliyor ana karakterimiz Mary aşağı atıyor ve Mary ölüyor daha sonra seri katili tekrardan düşürerek öldürüyor
Ending D: ana karakterimiz bu sefer bayan Mary seri katil olduğunun farkın da değil ve kurtulduğunu sanarak herkes ölmüş durum da ona sarılmaya gidiyor Mary bıçak çıkartıyor ve ana karakterimizi başarılı şekil de öldürüyor VİLLAİN KAZANDI HAHAHAHAHA.... Villain kazandığı zaman sevinirim hani.... bu ending de baya iyi... NE VAR LAN İŞTE VİLLAİNLAR DA KAZANMAYI HAK EDİYOR
Ending E: Ana karakterimiz bu sefer asansör de üçüncü düğmeye basıyor fakat Asansör başka tarafa gidiyor ışıklar kapanıyor ve makaslı abimiz Mary öldürüyor VE VİLLAİNLAR YİNE KAZANIYOR
Ending F: ana karakterimiz bir tane mağaraya giriyor ve mağara yıkılmaya başladığı zaman asansöre biniyor fakat asansör de onu seri katilin beklediğini fark etmiyor ve asansör de ne yapar ise yapsın seri katil tarafından yeniliyor ve öldürülüyor YİNE VİLLAİN KAZANIYOR İŞTE BU!
Ending G: Ana Karakterimiz araba ile herkesin öldüğüne tanık olduktan sonra kaçıyor ve üç gün sonra evin de ''nedeni'' belirtilmeyen bir şekil de ölü bulunuyor Yine Villianlar kazanıyor (Doğrulandığı Üzere Mary tarafından öldürülmüş kendisi)
Ending H: Yine aynısı fakat bu sefer arabanın arkasından MAKASLI SERİ KATİL ABİMİZ ÇIKIYOR VE BU SEFER ÖLDÜRÜLME SEBEBİ BELLİ OLUYOR
Evet tamamen Farklı Endingler
Şimdi Sonuç Kısmına Gelelim

Sonuç:

Çıktığı yıla göre acayip iyi bir iş çıkartan ve benim çok sevdiğim seri katil temasını acayip iyi yansıtmayı başaran çok iyi hikaye sahip olan oyunu oynamam için üst de bahsettiğim üzere bir sürü sebep sunan bir sürü sonu olması ve acayip korkunç olmasını sayar isek Clock Tower: The First Fear benim için bir sanat esiridir

10

Okuduğunuz için Teşekkürler
submitted by bglfpig to kiziliksir [link] [comments]


2020.08.23 16:39 alwaysiesta güzellik kavramının varlığı

güzellik kavramının varlığı
değerli anonlar insanlığın varlığından beri günümüze kadar kısa bir analiz yaptığımda ilk çağlarda en önemli şey ateş, su, yiyecek ve barınma gibi çok önemli ihtiyaçlar olmuştur kimse kimsenin
bu görselde görünen şahısın jewline, hunter eye area, hairline vsvs özelliklerine bakmıyordu
https://preview.redd.it/l836ydqcgri51.jpg?width=300&format=pjpg&auto=webp&s=0b3dfb342642821b7ef9ac96b4c389ff473e4b00
güçlü olmak veya iri olmak haricinde üst kısımda söylediğim şeyler kesinlikle diğer genlere veya düşünce yapısına işlemeyecek şeyler olarak devam etti


https://preview.redd.it/sgtso2xugri51.jpg?width=500&format=pjpg&auto=webp&s=4917c12b429e205f2d734b09510ebb6a1903d2b9
1700 lü yıllara ait bir kaç erkek figürü resmedilmiş tamamen normal görünen günümüz durumunda ön plana çıkan hiçbir özellik görülmüyor (böyle düşünme sebebim günümüz dayatılması)


https://preview.redd.it/y4lon7y1hri51.jpg?width=520&format=pjpg&auto=webp&s=2e734ad0607b4d1a02c08d2e2fec96d7fe7e17b3
standart bir kadın çizimi yıl 1800 ya da o civarlar olabilir

https://preview.redd.it/bez59e06hri51.jpg?width=996&format=pjpg&auto=webp&s=f5b0f17a52f0a87703d8d8ee54bf6dd5f77c349f
ama günümüze geldiğimiz zaman tek söylenebilecek elde tutulan argüman şu olmalı ki ilk çağdan günümüze gelebilecek kalıntılar kişinin güçlü olması, yapılı olması, boyun uzun olması gibi faktörler ve 1500 den itibaren günümüze kişinin çok büyük bir devrim niteliğinde iş yapması kadın için çok çekici kılabilir ama yukarıda görüldüğü üzere 2000 ve sonrası için yahudinin dünyaya empoze ettiği kavramlar aynen şöyle oldu


https://preview.redd.it/xoverukphri51.jpg?width=500&format=pjpg&auto=webp&s=3acd39d32f83e82040e60e096bb42bf37702cde0
o eski çağlardan günümüze gelmesi gerekli olan beyin düşüncemiz iri yapılı olmak, güçlü olmak, uzun olmak 0 landı solda ki gibi sıska olmak ama tamamen yüz hatlarının çok iyi olması neredeyse binlerce yıllık aklımızda olması gereken güç kavramını yok etti

https://preview.redd.it/3xjzrg81iri51.png?width=883&format=png&auto=webp&s=22c0189305baff2100fe5d892651b77dcb1ae4ab
keskin bir eye area demek kadınların resmen önünüzde eğilip size tapmasına sebep olacak düşünceleri insanlara aşıladılar, sağ tarafta ki gibiysen bir hiçsin.

https://preview.redd.it/v5zt3a08iri51.jpg?width=640&format=pjpg&auto=webp&s=88a4f6080d4f1aaf2057558c140b2d6bffd11e95
o eski çağlardan binli, bin beş yüzlü yıllarda jawline, eye area ne kadar önemli olabilirdi ki 1.67 timur 1.62 napolyon, 1.52 büyük iskender bunları çok iyi olduğu için mi saygı duyuluyordu tabii ki hayır.


https://preview.redd.it/7saqrjbliri51.jpg?width=720&format=pjpg&auto=webp&s=51b2a15398498e3e534cae6fcc04ba5f4dd990e8
artık kadınlar böyle, güzellik kavramı bu şekilde görülüyor tumblr, instagram vsvs çok beğenilmek estetikli burun, piercing, dudak ve göz boyalı sırf marka kıyafetler bunlar harici olan kızlar bile 5/10 altı erkeğe bakmaz

https://preview.redd.it/59xts2sdjri51.jpg?width=398&format=pjpg&auto=webp&s=8df40ea3ff3cf5923b52bd17c39fd9a54ca7d5dd
evet bu adam kesinlikle dünya tarihini baştan yaratmış biridir, çok büyük düşünürdür ya da, insanlara yol gösterme konusunda bir dehadır eski çağdan kalma güzellik algısı için belkide vucudu çok iyidir, boyu çok uzundur, savaşlar yönetmiş, tablolar çizmiştir ama hayır bu adam bunların hiçbirini yapmadı sadece annesinin karnında çene kemiği önde burnu iyi saçı iyi genlere sahip olarak çıkmış ve 20 sene sonra bütün kızların yahudinin oyunu ile vajinalarını sulandıran bir kişiliğe bürünmüş ve tipi sayesinde her yerde saygınlık görüp para kazanmıştır.
submitted by alwaysiesta to turkincel [link] [comments]


2020.06.15 13:48 karanotlar Vebayı Camus'nün felsefesiyle alt etmek

YİĞİT BENER
Albert Camus’nün Veba’sı, hem salgınla mücadeleyi hem de alegorik olarak faşizme karşı direnişi odağına alan çok katmanlı bir roman: Farklı bir gözle yeniden okunmayı denemeli…
Corona günlerinde tüm dünyada en çok okunan ve yorumlanan kitaplardan biri kuşkusuz Albert Camus’nün 1947 tarihinde yayımlanan romanı Veba.
Türkçede ilk kez geçtiğimiz Nisan ayında Artı Gerçek’te yayımlanan ve Camus’nün muhtemelen 1941’de – yani Veba’nın yayımlanmasından altı yıl önce- yazdığı Vebayla Boğuşan Hekimlere Tavsiyeler adlı metin, Veba’nın yeniden okunmasına zenginlik katacak birkaç kilit cümle içeriyor.
Bunlardan ilki, böyle bir dönemde kimsenin paçayı sıyıramayacağını, fildişi kulesine çekilemeyeceğini vurgulayan bir uyarı: “Vebanın hüküm sürdüğü bir ülkede hiç kimse hastalık bulaşmış bir nesneye dokunmadan edemez.”
Asıl püf noktası ise, ölümle baş etmenin önemi vurgulayan paragrafın ardından gelen şu cümle: “Size bir felsefe lazım.”
Başka bir deyişle, Camus bu mücadelede tıbbi bilginin, ilaçların, hekimlerin gayretinin tek başına yeterli olmayacağını düşünerek bir genel çerçeve, bir “mücadele felsefesi” öneriyor ve bu felsefenin ana hatlarını şu cümlelerde özetliyor:
“Her şeyden önce, asla korkmamalısınız. (…) Netice itibariyle korku insanı hastalığın etkisine açık hale getirir.” “Bu hastalığa veba adı verildiğinden bu yana hep olduğu üzere insanların sinek gibi ölmelerine asla, ama asla alışmamalısınız”. “Diğerlerini tedavi etmeyi reddedenlerin yapayalnız, kendini feda edenlerin ise topluca öldüğü; doyumun doğal sonucuna eremediği; liyakatin düzeninin bozulduğu; mezarlıkların dibinde dans edilen; hastalık bulaştırmamak için sevgilinizi kendinizden uzaklaştırdığınız; cinayet suçunun asla cani tarafından üstlenilmediği ve bir korku anının şaşkınlığında tayin ettiğimiz günah keçisi bir hayvana yüklendiği bu korkunç kargaşaya yönelik isyanınız asla dinmeyecek”. “En kadim ayinler kadar köhne olan dinin hizmetine girmeyeceksiniz. (…) Velev ki o din bize gökten inmiş olsun, o zaman da göğün adil davranmadığını söyleriz.” “Gün gelecek, herkesin korkusunun ve acısının sizde uyandırdığı tiksintiyi haykırmak isteyeceksiniz. İşte o gün, benim size önerebileceğim çareler de tükenmiş olacak…”
Yazarın birçok söyleşisinde açıkça belirttiği gibi, Veba dar anlamda salgınla mücadeleyi ele alan bir roman değil, aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı dönemine denk düşen yazım sürecine damgasını vuran faşizme karşı direnişin bir alegorisi. (dolayısıyla faşizme karşı mücadelede de militan gücün, eylemlerin, silahların yetmeyeceğini, bir felsefe gerektiğini düşünüyor)
Veba’nın güncelliğinin katmerli olmasını sağlayan, romanın bu çoğul katmanlı yapısı olsa gerek.
Bu da bize Veba’yı iki ayrı ana eksende ele almaya götürüyor. İlki, romanın hemen tüm salgın/afet/savaş/toplu felaket anlatılarına ortak olan yönleriyle, ikincisi Camus’nün özgün katkısı olan felsefesi ışığında. Bu ikinci eksende bundan belki bir ölçüde bağımsız olarak yine Camus’ye özgü yan açılımlara ayrıca değinebiliriz.
Camus, romanın “bireysel anlatı”yla “kolektif anlatı” şeklinde ayrıştırabileceğimiz ikili bir anlatım tekniğine sahip olduğunu açıklıyor bir söyleşisinde.
Bunun da roman içindeki beş ayrı bölüme denk düştüğünü belirtiyor: hastalık öncesi bireysel yaşam (bireysel anlatı); ilk hastalık belirtilerinin ortaya çıkmasıyla bireyle toplumsalın yollarının kesişmesi (bireysel ve kolektif anlatı); hastalık sürece tam hâkim olduğu andan itibaren her şeyin iç içe geçip bir “alaşıma” dönüşmesi (salt kolektif anlatı); hastalığın gerilemesiyle bireyle toplumsalın yeniden ayrışmaya başlaması (bireysel ve kolektif anlatı); sonrasında yeniden bireyselin öne çıkması (bireysel anlatı).
YAS SÜRECİ
Bir farklı yaklaşım, romanı, salgının kesinleşmesi ve kentin karantinaya alınmasıyla başlayan bir yas sürecinin (yani olağan yaşamın sona ermesinin yasının) aşamalarına koşut olarak ele almak olabilir.
Aslında Covid salgını dahil birçok toplumsal felakette ve bunları konu alan roman ve filmlerde bu aşamaların (inkâr, öfke, pazarlık, çöküntü, kabullenme) izini sürmek mümkün.
Şok / İnkâr / İnanamamak
“Vebalar da savaşlar da insanı hazırlıksız yakalarlar.”
Yazar, salgınla savaşlar arasında bir benzetmeye giderek, kendi başına gelmedikçe insanların felaketlerin gerçekten mümkün olduğuna inanmakta güçlük çektiklerini vurguluyor:
“Bundan böyle yurttaşlarımız bir şeyin farkına varıyorlardı: küçük kentimizin farelerin güneşte ölmesi ve kapıcıların tuhaf hastalıklardan yaşamlarını yitirmesi için belirlenmiş bir yer olabileceği asla düşünmemişlerdi”. (…) “Bir savaş patladığında insanlar, ‘Uzun sürmez bu, çok aptalca’ derler. Ve kuşkusuz bir savaş çok aptalcadır, ancak bu onun uzun sürmesini engellemez. Budalalık hep direnir.”
Bu aşamada insanlar ne kadar kırılgan olduklarını idrak ediyorlar. Tıpkı kentin kapıları kapanınca, uzun süreli bir ayrılığa hazır olmayan eşlerin, sevgililerin, aile fertlerinin bir anda -vedalaşma fırsatı dahi bulamadan- ayrı düşmeleri örneğinde olduğu gibi.
Öfke
Hastalık gerçeği artık inkâr edilemez şekilde kendini dayattığında, şaşkınlık ve inkâr yerini öfkeye ve bu öfkenin yönelebileceği bir sorumlu arayışına bırakıyor: Hastalığın ortaya çıkmasına neden olan bir günah keçisi ve/veya bu süreci iyi yönetemediği için yaşanan sıkıntılara yol açmakla suçlanacak idari bir sorumlu.
Romanda bunun tipik örneği, apartmanda fare ölülerinin çoğalmasına karşın inatla “bizde fare yok, dışarıdan birileri getirmiş besbelli” diyen kapıcının yaklaşımıdır.
Zaten salgınlarda “olağan suçlu” konumundaki belirli azınlıkların (örneğin Yahudilerin, Çingenelerin, “cadıların”, vb) ya da kırılgan başka toplumsal kesimlerin hastalığın yaygınlaşmasından sorumlu tutulması ve nefret nesnesine dönüşmesi sık rastlanan bir olgu değil midir? AİDS salgınında eşcinseller, Sars salgınında topluca katledilen Misk kedileri, Covid salgınında da “olur olmaz şeyler yeme alışkanlıkları nedeniyle” Çinliler…
Camus bu tür durumlarda söylentilerin, kehanetlerin ve komplo teorilerinin çok rağbet gördüklerini hatırlatıyor, tüm kehanetlerin ortak yönünün rahatlatıcı özellikleri olduğunu belirtiyor ve ekliyor: “Bir tek veba rahatlatıcı değildi!” Bu batıl inançların din yerine geçtiğini de ayrıca vurguluyor.
Günümüzde sosyal medya bu söylentilerin katmerli olarak ve daha hızlı yayılmasına da hizmet ediyor. Ancak geçmişte kulaktan kulağa yayılarak koca bir kenti bir anda yangın yerine çevirme potansiyelini taşıyan söylentilerin yarattığı tehlikeli durumdan farklı olarak, sosyal medyada kontrol ve denge mekanizmaları da var: Bu tür süreçlerde Teyit gibi sanal yayın organlarının ve onun bir türevi olan Covid-19 Postası’nın sağduyu katkılarının değeri gerçekten paha biçilmez.
Pazarlık
Romanda çeşitli örnekleri verilen üç tarz davranış ön planda: Alınan sert önlemlerin yumuşatılmasını talep edenler, en azından başkaları için değilse de “kendileri” için böyle bir talebi öne sürenler; hastalığın gerçek boyutlarını sorgulayanlar, örneğin ölü sayısının “abartıldığı kadar” çok olup olmadığını tartışmaya açanlar, bunun neye denk düştüğüne kuşkuyla bakanlar; bir de romandaki gazeteci Rambert gibi bireysel çözüm arayışına girerek kuralların dışına çıkmaya, kaçmaya çalışanlar.
Çöküntü / Acı / Hüzün
Camus, insanların belli bir aşamadan sonra manevi bir çöküntüye girdiklerini ve “veba düzlemine” geçtiklerini anlatıyor romanında. Vebanın düzlemi “vasat, monoton, renksiz bir yinelemeden” ibaret olduğu için insanların da sıradanlaştıklarını aktarıyor: “Kimsede yüce duygular kalmamıştı” saptamasını yapıyor.
Ayrıca herkesin kendi içine kapandığını, birbirlerinin duygularını anlamaz hale geldiklerini ve kimsenin kimseye yararı kalmadığını anımsatıyor.
Ölümün olağanlaşması oranında büyüklük, aşkınlık duygularının da yitirildiğinin, her şeyin basit bir hayatta kalma yarışına döndüğünün altını çiziyor.
Dostlukların, özellikle de aşkların anlamını, değerini yitirdiğini uzun uzun betimliyor. “Aşk var olmak için kendine bir gelecek hayal etmelidir oysa bizde sadece uçucu anlar kalmıştı” diye belirtiyor.
Yazar, vebanın değer yargılarını da sildiğini ekliyor. Kimsenin artık yediğinin, içtiğinin, üst başının kalitesine aldırış etmez hale geldiğini, “her şeyi toptan, olduğu gibi kabul etmeye” başladığını gözlemliyor.
Covid salgınında paradoksal olarak bu süreç örneğin AVM’leri kentin yeni “agorası” haline getiren bir yaşam tarzından AVM’lerin kapalı olduğu bir yaşama geçişte buna pekâlâ alışılabildiğinin saptanmasına, yani kapitalizmin dayattığı tüketim toplumu modelinin insanın gerçek ihtiyaçlarını karşılamaktan ne kadar uzak olduğunun kısmen de olsa sorgulanmasına olanak sağladı. Bunu da sosyal medyanın yaşanan bireysel deneyleri bir ölçüde paylaşama, birlikte yorumlama fırsatı sunmasına bağlayabiliriz ola ki.
Kabullenme
“Yurttaşlarımız yola gelmişti, uyum sağlamışlardı, öyle denir ya, çünkü başka türlü yapacak bir şey yoktu”.
Hastalıkla yaşamak zorunda kalınması gerçeğinin toplum tarafından kabullenildiğini, romanda uzun betimlemelerle aktarılan cenazelerin kaldırılışındaki evrimde izlemek mümkün: Önce sadece yakınların katılımıyla dini törensiz ama mezarlıktan kaldırılan cenazeler, ölü sayısının artmasıyla artık sadece görevlilerin eliyle ve alelacele, özel olarak açılmış kireç dolu çukurlara topluca atılıveriyor ya da yakılıyor.
Cenaze töreni başlı başına yas sürecinin önemli bir unsuru olduğu için aileler, başlarda nispeten daha gelişkin törenleri bile yetersiz bulup isyan ederken, salgın kente iyice çöreklendiğinde artık cesetlerin “tıbbi atık” muamelesi görerek kaşla göz arasında yok edilmesini dahi olağan karşılar hale geliyorlar.
O kadar ki, yazar bu süreci anlatırken kara mizaha bile başvurmaktan çekinmiyor: “(...) Çok iyi bir örgütlenmeydi bu ve vali memnun kaldı. Hatta Rieux’ye bunun eski vebaları anlatan tarih kitaplarında karşılaştığı Zencilerin ölüleri taşıdığı el arabalarından daha iyi bir şey olduğunu söyledi”. Hak veriyor Rieux: “Aynı türden gömme işlemi bu, ama biz fişler hazırlıyoruz. Tartışmasız bir ilerleme var.”
MÜCADELE FELSEFESİ
Toplu felaketin ve bunun insanlar üzerindeki etkilerinin betimlenmesi hem birçok başka yazarın benzer içerikli kitaplarda anlattıklarıyla hem de mevcut pandemi sırasında dünyanın dört bir köşesinde yaşananlarla büyük ölçüde örtüşüyor.
Camus’nün asıl özgün katkısını, hastalıkla mücadele sürecinde roman kişileri (özellikle Dr Rieux, yer yer Tarrou) aracılığıyla ortaya koyduğu genel felsefi yaklaşımda aramak gerek.
Hastalık toplumda zaten var olan sorunları, dengesizlikleri, hastalıklı yapıyı ortaya çıkarıyor; eşitsizlikleri körüklüyor.
Bunu romanın başlarındaki anlatımda, varlıklarından haberdar dahi olunmayan binlerce lağım faresinin birden ve topluca yüzeye çıkmaları alegorisinde ya da romanın değişik bölümlerinde betimlenen toplumsal eşitsizliklerde, karantina döneminde bunların yol açtığı sorunlarda, çatışmalarda görmek mümkün.
“Veba işini görürken çok etkili bir tarafsızlık sergilediği için bir eşitlik duygusuna yol açmalıydı, oysa bencilliklerin doğal işleyişi nedeniyle tam tersine, insanlar adaletsizliği yüreklerinde çok daha keskin biçimde hissediyorlardı.”
İnsanlıktan çıkma riskine karşı uyarı
Yazar, ölümlere ve hastalığa salt istatistiki bir bakışla yaklaşılmasına isyan ediyor ve insanlığından arındırılmış bir ölünün basit bir rakama dönüştüğünü vurguluyor. (“üç, beş, on, yüz terörist etkisiz hale getirildi” ya da “üç, beş, on, yüz şehit verildi” söyleminde olduğu gibi)
Hatta roman kahramanının zihninde, insanları ölüm gerçekliği ile yüzleştirmek için şaşırtıcı bir yöntem bile düşlüyor: “Madem insanlar ölümün gerçek anlamını ancak birinin cesedini gözle görünce anlıyorlar, o zaman bunu gözlerine sokmalı. Beş büyük sinemadan aynı anda çıkacak on bin kişiyi kent meydanında öldürmeli ki toplu cesetleri görünce herkesin kafasına dank etsin! Öyle olunca bu isimsiz yığının gerçek insanlardan oluştuğu, bir yüzleri olduğu anlaşılır…”
Başka bir deyişle, insanların sinek gibi ölmelerine asla alışmamak gerek! Dr. Rieux bu düşünceyi şöyle vurguluyor: “Felakete alışmak, felaketin kendisinden bile beterdir.”
Boyun eğmemek ve dine başkaldırı
Romanın kilit öneme sahip kişilerinden biri de “herkesin saygı duyduğu” papaz Panneloux.
“Becerikli bir hatip” olarak sunulan Panneloux’nun vaazı, yazara dinle hesaplaşma fırsatı veriyor. O andan itibaren salgının ortasında sivrilen iki temel ama zıt karakter olarak ortaya çıkan hekim Rieux ve rahip Panneloux’nun farklı bölümlere dağılan felsefi tartışmaları, bir yönüyle klasik din/ateizm/laiklik sorunsalının iki ayrı düzlemine denk düşüyor.
Daha soyut düzlemdeki tartışmada roman karakteri Rieux’yü (ve aslında belli ki yazar Camus’yü) isyan ettiren en önemli ahlaki mesele, dinin “tanrının yolundan uzaklaşmak” ve “günahkâr” olmakla suçladığı felaketzedeleri başlarına gelenden sorumlu tutuyor olması.
Panneloux’nun romanda tüm bir bölüme yayılan ve kutsal kitaptan, dini efsanelerden referanslarla süslü vaazı, dinci zihin dünyasını neredeyse karikatür düzeyinde ayrıntılarla betimliyor ve bu zihniyeti “Kardeşlerim, felaketin içindesiniz, kardeşlerim bunu hak ettiniz” sözleriyle billurlaştırıyor.
Vaazın içeriği okura zaman zaman “bu kadarı da olmaz” dedirttiği için bu bölümde bir Fransız aydını olan yazarın “laikçi/aydınlanmacı” hezeyanlara kapıldığını düşünmek mümkün. Gel gör ki Covid salgınında medyada rastladığımız benzer içerikleri suçlamalar, örneğin en yetkili dini otoritenin eşcinselleri hastalıkların yayılmasından sorumlu tutması yazarın pek de abartmadığını göstermiyor mu? Herkesi etkileyen toplumsal felâketler karşısında çaresiz kalan insanlarda ilahi adaleti bile sorgulama, hatta kendilerini korumayan Tanrılarına isyan etme eğilimleri belirlediği için, dini otoriteler söylemi sertleştirme ve Tanrının gazabı tehdidiyle korku salarak cemaati yeniden hizaya sokma ihtiyaç duyuyor belli ki.
İşler kötüleştikçe sertleşen bu dini söyleme kendi coğrafyamızda yıllardır maruz kalmıyor muyuz? (1999 Körfez depremi sonrasında sallanan “7.4 yetmedi mi?” pankartını unutmak ne mümkün!) Panneloux’nun sert sözleriyle bizim yöredeki dinci söylemin arasındaki temel fark, bizdeki suçlayıcı cümlenin romandaki kadar kapsayıcı olmayışıdır, yani “kardeşlerim” hitabından yoksun oluşudur. Bizde bu tarz bir dinciliğin sözcüleri aynı içeriği daima ötekileştirerek dile getirmeyi, doğrudan hedef gösteren bir nefret söylemine çevirmeyi tercih ediyorlar. (günahkâr olan daima “öteki”, cemaat dışı)
Bu zihniyet farkının bir başka örneği, romanda masum olduğu varsayılan bir çocuğun ayrıntılı ve sarsıcı bir biçimde betimlenen ölümünün rahip Panneloux’nun bile ilahi adalete inancını derinden sarsmasıdır. Bu anlamda Panneloux karakteri, örneğin Umberto Eco’nun Gül’ün Adı romanında betimlediği engizisyon sözcüsünden oldukça farklı, vicdan sahibi bir din adamı. Bizim coğrafyamızın dinci söylemi engizisyon dönemi söyleminin şiddetine daha yakın duruyor: Bu akımların sözcüleri benzer vakalarda “masum çocukların” ölümünün bile aslında “ebeveynlerinin günahının kefareti” olduğunu savunarak “günahkârları” toptan, aile boyu “cezalandırmaktan” yana tavır almıyorlar mı? Ne de olsa bizim yörelerde kan davaları bireyselden çok kavim ya da aile boyu hesaplaşmalarla yürütülüyor, cadılar teker teker değil topluca yakılıyor, günahkâr semtler, hatta koca kentler toptan yıkılıyor…
Panneloux ise, sonunda kendi de hastalandığında, tutarlı olmak adına hekimden yardım istemeyerek kendini Tanrının merhametine terk etmeyi yeğler… ve ölür.
Tanrıya karşı işlendiği varsayılan suçların faturasının bu kadar gaddarca kesilmesi Dr Rieux’yü “ilahi adalete” ve böylesi bir dini inanca karşı isyan ettirse bile, aslında yazar da insanları başlarına gelenden kısmen sorumlu tutmaktadır: Onun gözünde de adaletten ve akılcılıktan yoksun toplumsal düzen ve onun çıkarcı yönetim biçimi salgının etkilerinin bu derece yıkıcı olmasından doğrudan sorumludur.
Hatta bunun da ötesinde, insanlar kişisel yaşamlarında yaptıkları hatalardan ve birbirlerine karşı işledikleri bireysel suçlardan ötürü de suçlu ve sorumludur. Bunu en net biçimde romanın sonlarına doğru geçmişte kalan militan yaşamındaki hatalarını Dr Rieux’ye itiraf ederek adeta “günah çıkaran” Tarrou karakteri ifade eder: “Ben zaten buraya gelmeden de vebalıydım, insanlara veba bulaştırmamak için onlardan uzak durmaya karar vermiştim”.
Günümüzde de benzer şekilde, bu akıl dışı düzeni yarattığımız (ya da yeterince itiraz etmediğimiz) için hastalığı manevi olarak hak ettiğimize dair suçlayıcı bir söyleme rastlıyoruz. Ayrıca, doğayı tahrip ederek salgından bizzat sorumlu olduğumuzu vurgulayan bir söylem de sıklıkla karşımıza çıkıyor.
Öte yandan, kapitalist düzenin yarattığı çevre felaketleri ve bunların doğa üzerindeki yıkıcı etkileri, bunların da sonunda dönüp insanlara da büyük zararlar verdiği malum. Covid salgınında da bu süreci izlemek mümkün. Öte yandan, insanlar doğaya bu kapsamda zarar vermeden binlerce yıl önce de canlıları etkileyen ölümcül salgınlar yok muydu?
Doğanın düzeni bozulduğunda bunun dar anlamda biyolojik ve maddi açıdan fiili sonuçlarının olacağını belirtmek gerek elbette. Ancak bunun bir adım ötesinde geçerek doğanın bizleri “cezalandırdığını” iddia etmek ne derece mümkün? Doğa manevi bir düşünce yapısına, vicdani bir güdüye, yani “insanları yanlış davranışlarından ötürü cezalandırma” amacına sahip olabilir mi gerçekten? Böyle düşünürsek, Doğayı Tanrı düşüncesine ikame etmiş, yani bu sefer de “doğa temelli” yeni bir mistisizm üretmiş olmaz mıyız?
Romandaki dinle hesaplaşmanın daha ikna edici boyutu, soyut tartışmalardan çok, işin asıl pratik/pragmatik düzleminde ortaya çıkıyor. Camus’nün her şeyin Tanrı’nın iradesi olduğunu ve buna karşı çıkılamayacağını kabullenmeyi reddetmesinin daha temel ve pragmatik nedeni, böyle bir ön-kabulün salgınla mücadeleyi imkânsız hale getirmesi endişesidir.
Bu yaklaşımın şu cümlede billurlaştığını söyleyebiliriz: “Dr Rieux eğer mutlak güçte bir Tanrı’ya inansaydı, insanları iyileştirmeyi sürdürmez, bu görevi ona bırakırdı”.
Oysa Rieux bir hekimdir ve onun işi, görevi, her koşulda mesleğini yapmaktır. Onun, “mücadele etmekten başka seçeneği” yoktur. Camus için bu hem bireysel, varoluşsal bir tercihtir hem de ölüme teslim olmak dışındaki tek seçenektir.
Başka bir deyişle, “Tanrının var olup olmamasının” ve bu ilahi düzenin gerçekten “adaletli olup olmamasının” ya da “insanların başlarına gelen felaketi hak edip etmemelerinin” çok ötesinde, asıl mesele şudur: Salgınla, toplumsal felaketlerle, savaşla karşılaştığınızda, işi Tanrı’ya havale ederek duayla yetinmek, insanları yok edecek olan bu afete teslim olmakla eşdeğerdir.
Mücadeleden başka çare yok!
Dolayısıyla Camus’nün mücadele felsefesi bir yönüyle çok sadedir: “O sıralar kentimizde türeyen birçok yeni ahlakçı hiçbir şeyin işe yaramayacağını ve diz çökmek gerektiğini söylüyorlardı. Oysa şu ya da bu biçimde savaşmak ve diz çökmemek gerekiyordu. Tüm sorun ölü sayısını olabildiğince aza indirmek ve ayrılıkların sonsuza dek sürmesini engellemekti. Bunun için de tek bir yol vardı, vebayla savaşmak. Bu gerçek hoşa giden bir şey değildi, yalnızca tutarlıydı. Bununla birlikte getirdiği sefalet ve acıyı düşünürsek, vebaya boyun eğmek için deli, kör ya da korkak olmak gerekir”.
Sıradan insanların mücadelesi / işini yapmak / kahramana gerek yok
Camus’ye göre bu mücadele süper kahramanların, büyük şeflerin, dahi önderlerin, ulu kurtarıcıların değil, sıradan insanların işidir: “Anlatıcı yalnızca mantık çerçevesinde önemli gördüğü bir kahramanlığı ve iyi niyeti güzel sözlerle yüceltmeyecek”.
Nitekim Dr Rieux: “Tüm bunlarda kahramanlık diye bir şey söz konusu değil. Dürüstlük söz konusu. Bu gülünç gelebilecek bir düşünce, ama vebayla savaşmanın tek yolu dürüstlük” dediğinde, gazeteci Rambert ona “dürüstlük nedir?” diye sorar. Rieux’nün yanıtı da çok sadedir: “Bunun genelde ne olduğunu bilmiyorum. Ama benim durumumda mesleğimi yapmaktır”.
Zaten salgın tepe noktasına çıktığında sıradan insanlar gönüllü olarak mücadeleye katılırlar. Tarrou başı çeker, rahip Panneloux bile çabaya katkı verir. Başından beri hep kaçıp şehir dışına gitmeye çalışan gazeteci Rambert dahi “insan tek başına mutlu olmaktan da utanabilir” diyerek tam kaçabileceği gün kalmaya ve mücadeleye katılmaya karar verir.
Bunun iyi bir şey olduğunu kabul eden romanın anlatıcısı, “ama öğretmen iki kere ikinin dört ettiğini öğretiyor diye tebrik edilmez. Belki bu mesleği seçti diye tebrik edilir. Biz de Tarrou ve ötekilerinin, iki kere ikinin başka bir şey değil de dört ettiğini gösterdikleri için saygıya değer olduklarını belirtelim, ancak bu iyi niyetin öğretmenin iyi niyeti, öğretmenin yüreği gibi bir yürek taşıyan ve insanlık onuru uğruna sanılandan daha kalabalık gruplar halinde bir araya gelebilecek kişilerin iyi niyeti arasında ortak bir şey olduğunu da belirtelim; en azından anlatıcının inancı böyle”.
Anlatıcı zaten roman içinde aktardığı onca soruna, tanık olunan onca kötülüğe karşın, iyi insan sayısının kötülerden çok daha fazla olduğunu sürekli vurgular: “İnsanların çoğu kötü değil, iyiler daha çok…”
Anlatıcının -aslında yazarın- bu konudaki ısrarı çok temel bir ayrışmaya denk düşüyor aslında: Camus olağandışı meziyetlere sahip “ulu kurtarıcılara” tapınmaktan yana değildir; o nedenle sıradan insanların, milyonların mücadeleye verdikleri belirleyici ama “olağan” katkıların altını çizmeyi yeğler.
Oysa Nazilerin yenilgiye uğratılmasının ardından savaş sonrası yeni iktidarların belirleneceği bu geçiş dönemi, savaş galibi çeşitli siyasi güçler arasındaki güç paylaşımı ve iktidar savaşları dönemidir aynı zamanda. Güç devşirmenin bir yolu da savaş sırasındaki kahramanlık anlatılarının sunacağı meşruiyeti ve prestiji sömürmektir. Bir yandan De Gaulle mitleştirilirken, komünistler de “halkların babası” Stalin’i kahramanlaştırma çabasındadır.
Camus ise, örneğin ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki’ye attığı atom bombalarını mahkûm eden nadir Batılı aydınlardan biridir. O bu eylemde “savaşı resmen sona erdiren” bir zafer değil, yüz binlerce insanı katleden bir barbarlık ve “insanlığı intiharını” görür.
Aynı şekilde Camus, sadece Nazilerin toplama kamplarını değil, Sovyetler Birliğindeki toplama kamplarını ve totaliter uygulamaları da mahkûm etmekten yanadır. Buna karşılık örneğin Sartre’ın başını çektiği aydınlar ise, yüceltilen Stalin’in yönetime, onun güdümündeki komünist partilere eleştirellikten arınmış bir destek vermekten yanadır.
YAN UNSURLAR
Ölüm cezası
Romanın sonlarına doğru, romandaki kilit kişilerden biri olan Tarrou, geçmiş yaşamıyla ilgili ayrıntıları Dr Rieux’ye anlatırken babasının savcı olduğuna da değinerek ölüm cezası karşıtı ayrıntılı savlar öne sürer.
Sanki romanın genel akışından kopukmuş izlenimi verebilen bu uzun ölüm cezası tartışmasını, “felsefi düzeyde ölüm kavramıyla hesaplaşan” bir romanda yer almasını çok da yadırgamamak gerek aslında.
Öte yandan, eğer romanın aynı zamanda bir faşizme karşı direniş alegorisi olduğunu düşünürsek, ölüm cezası konusunda savaş sonrası Fransa’da antifaşistler arası yaşanan tartışmalarla bağlantı kurmak da mümkündür.
Aydınların önemli bir kısmı bu dönemde “intikamcı” bir yaklaşım sergilemeyi yeğlemiştir. Bunun doğal bir uzantısı da “işbirlikçilerin” ve “hainlerin” kurşuna dizilmesidir.
Örneğin Sartre, hem savaş öncesinde hem de hatta savaş yılları sırasında bile saygısını ve hayranlığını eksik etmediği Céline’in “Almanlardan para aldığı için ırkçı görüşler savunduğunu” ileri süren bir makale yazar. Eğer o sıralar sürgünde olmasaydı, tek başına bu bile Céline’in de kuruşuna dizilmesi sonucunu doğurabilirdi.
Camus ise, ölüm cezasına çarptırılan ve Céline gibi ırkçı görüşlere sahip bir edebiyatçı olan Brasilliach’ın cezasının infaz edilmesini önlemeye çalışır, De Gaulle’e bu yönde bir mektup da yazar, ama başarısız olur.
Sürgün/Hapis
Yazar, karantina döneminde yaşananlarla sürgün ve hapiste yaşananlar arasında koşutluklar kurar: “Vebanın yurttaşlarımıza getirdiği ilk şey, sürgün oldu. O andan itibaren mahpus konuma geçmiştik bir bakıma ve geçmişimize indirgenmiştik. Bazılarımız her ne kadar gelecekte yaşama eğilimine sahip olsalar da bundan hızlıca vazgeçiyorlardı…” (…) “Böylece, tüm tutsakların ve sürgünlerin hiçbir işine yaramayacak bir bellekle yaşaması demek olan o derin acıyı duyuyorlardı. Durmadan düşündükleri o geçmişin de üzüntülü bir özlemden başka tadı yoktu.”
Zamanın akışı
Özellikle de zaman kavramının ele alınışında Veba’yla sürgünü ya da hapsi ele alan başka eserlerin anlatıları arasında bir dizi benzerlik, yakınlık bulmak mümkündür.
Örneğin romanın başlarında hastalığın ortaya çıkış süreci günlük temelde ele alınırken (”ilk fare”, “ilk hasta”, “ilk ölüm”, “karantinada ilk gün”, vb.) bir süre sonra zamanın akışı tamamen bulanıklaşır, hatta zamanın akışını bile hastalığın seyri belirlemeye başlar. Hastalık öncesi dönemi andıran bir zamansal devinim ancak mevsim dönüşlerinde gözlemlenebilir hale gelir.
Bellek
Salgın nedeniyle karantinaya alınmanın doğurduğu en önemli sonuçlarından biri, belleğin giderek bulanıklaşmasıdır. Romanda bu süreçler ayrıntılı olarak ele alınır: “Yaşadıkları şimdiki zamana karşı sabırsız, geçmişlerine düşman ve geleceği elinden alınmış olarak insan kaynaklı adaletin ya da nefretin parmaklıklar arkasında yaşamaya mahkûm ettiği kişilere benziyorduk biz de.”
Bu bulanıklaşma sonucu hem kapanma öncesi “normal” hayatın ve o andan beri görülemeyen yakınların yüzleri giderek bellekten silinmeye başlar hem de şimdiki zaman anlamını yitirir ve gelecek tasarımının ortadan kalkmasıyla tüm bir yaşam tarzı uçup gider.
Tanıklık
Yazar işte bu nedenle kendi işlevini de yaşananlara tanıklık etmek olarak belirler: “[Anlatıcı] niçin araya girdiğini açıklamak ve tarafsız tanık üslubunu seçmeye özen göstermesinin anlaşılması istiyor. Ama bunu uygun, ölçülü bir tutumla yapmak istemiştir. Genel olarak gördüklerinden fazlasını anlatmamaya, veba dostlarına, gerçekte sahip olmayacakları düşünceleri yakıştırmamaya ve yalnızca rastlantı ya da kötü talihin kendisine sunduğu metinleri kullanmaya özen göstermiştir”.
Hatta anlatıcı bir aşamada “sanatın sağladığı imkanları da kullanmadığını” belirterek, romanın dilinin ve anlatımının fazla “düz” olduğunu yönünde sonradan yöneltilecek kimi eleştirileri peşinen boşa çıkartmıştır: Yazar Camus’nün bu roman için seçtiği anlatım tarzı ve seçilen dilin sadeliği kasıtlıdır: Anlatıcının [yazarın] derdi kendini öne çıkarmak, kahramanlaştırmak değil, “herkes adına konuşmaktı”.
“Dürüst bir yüreğin kurallarına uygun olarak, isteyerek kurbanın tarafını tutmuş ve insanları, aynı kenti paylaştığı insanları, yalnızca aşk, acı, sürgün gibi ortak inançları çevresinde birleştirmek istemiştir. İşte böylece, tek bir acı yoktur kentlilerce paylaşmasın, ya da tek bir durum yoktur kendisi de sahiplenmesin. (…) Sadık bir tanık olmak için özellikle olayları, belgeleri ve söylentileri aktarmalıydı. Ama kişisel olarak kendi söyleyeceği, kendi bekleyişini, kendi geçirdiği sınavları dile getirmemeliydi”.
Kadınlar
Romana yöneltilebilecek önemli eleştirilerden biri, kadın karakterlerin silikliğidir: Romanda nice kadın vardır ama aslında yoktular… Kadın ya uzaklara gitmiş eştir ya uzaklarda kalmış sevgilidir ya da yanı baştaki sessiz, şefkatli, varlığını pek hissettirmeden hizmet eden annedir, başka bir değişle hiçbiri özne değildir.
Gerçi bu durum hem Camus’nün başka kitaplarında hem de dönemim birçok başka eserinde karşımıza çıktığı için ayrıca ele alınmayı hak etmektedir.
Araplar
Bir diğer önemli eksik özne de Araplardır. Hikâye Cezayir’in Oran kentinde yaşandığı halde romanda tek bir Arap karakter yoktur. Başka bir deyişle Araplar kendi ülkelerinde yan karakter dahi olamayacak kadar siliktir, ki bu da hele bugünden geriye dönüp bakıldığında sömürge gerçeğinin çarpıcı bir dışavurumudur.
Bunu vurgulayan ilginç bir cümle, hastalığa veba tanısı konma aşamasında iki hekim arasındaki bir sohbete yansıyan şu cümledir: “Hem sonra, bir meslektaşın dediği gibi: Olamaz bu, herkes Batı’da bunun ortadan yok olduğunu biliyor”.
Demek ki o dönemde Cezayir birçok Batılı aydın tarafından “Batı”nın bir parçası olarak algılanıyor. Belli ki “Batı” bir coğrafya değil, aslında bir “habitat”: Batılıların yaşadığı her yer “Batı”dır!
Romandaki bu çarpıcı eksiklik, Camus’nün Cezayir doğumlu olması, bir dönem Cezayir Komünist Partisinde militanlık yapması, sömürge sistemine açıkça karşı çıkmış bir aydın olması nedeniyle daha da tuhaftır.
Gerçi Camus birçok çevre tarafından Cezayir’in bağımsızlığını desteklemediği ve Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi FLN’in sivilleri de hedef alan eylemlerine karşı çıktığı için çok eleştirilmiştir.
Öte yandan, Camus bağımsızlığı desteklememekle birlikte, sömürge sistemine son verilmesinden yana olduğunu her zaman açıkça belirtmiştir. Onun hayalini kurduğu sistem, bağımsızlığa gerek bırakmayacak şekilde eşitlik temelinde federal ya da özerklik türü yeni bir ortaklığa geçilmesiydi.
Camus’nün FLN’in sivilleri de hedef alınmasına karşı çıkması aslında Cezayir’e özgü değildi, daha genel anlamda “hedefe varmak için her yol mubah” anlayışına karşı çıkmasıyla alakalıydı.
Dolayısıyla, yazarın bu siyasi yaklaşımlarının doğruluğu yanlışlığı ayrı mesele, ama Veba’da bir Arap öznenin yer almayışını bu siyasi tartışmalara bağlamak pek doğru olmaz.
SONUÇ
Camus’nün Veba’yı yazarken bir yandan da bugün pandemi sırasında yaşayacaklarımızın bir kısmını neredeyse 80 yıl öncesinden görüp betimlemesi elbette hem onun dehasının hem de edebiyatın gücünün kanıtıdır.
Ancak Camus’nün asıl katkısı, toplumsal felaketlerle mücadele için bu romanda ortaya koyduğu felsefi yaklaşımdır.
Özetleyecek olursak: “İstesen de ‘bana ne’ diyemezsin/isyan edeceksin/ korkmayacaksın/insanların ölmesine razı olmayacaksın/gerekirse tanrıya bile karşı geleceksin/insanlık onuruna sahip çıkarak yılmadan mücadele edeceksin çünkü başka çaren yok/ama kendini de kahraman sanmayacaksın…”
Camus’ye göre edebiyatçıya düşen ise, bunu bir kahramanlık destanına dönüştürmeden mücadeleye tanıklık etmek, onu sonraki kuşaklara aktarmaktır.
Camus’nün bu romanda yaptığı tam da budur, anlatıcısı gibi o da: “Susanların arasında yer almamak, o vebalılardan yana tanıklık etmek, onlara yönelik adaletsizliği ve şiddete ilişkin en azından bir anı bırakmak ve felaketlerin ortasında neler öğrenildiğini, insanların içinde hor görülecek şeylerden çok, hayranlık duyulacak şeylerin bulunduğunu söylemek için burada son bulan anlatıyı kaleme almaya karar verdi.
Çünkü biliyordu ki insanlar kendilerini özgür sansalar da “felaketler oldukça kimse asla özgür olamayacak”; dolayısıyla tıpkı roman karakteri Rieux gibi o da “belki bir gün insanların bir mutsuzluk yaşaması ya da bir şeyler öğrenmesi için vebanın kendi farelerini uyandırıp mutlu bir kente ölmeye yollayabileceğinden haberi olmadığını biliyordu”.
İşte bunun için yazılışından onlarca yıl sonra yine ve yeniden okumak gerek Camus’nün romanını. Veba ya da Corona ya da başka kara vebalar, kılık değiştirmiş faşizmler geri gelecek: Hazırlıklı olmak gerek…
https://www.artigercek.com/yazarlayigit-benevebayi-camus-nun-felsefesiyle-alt-etmek
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.06.14 19:25 snowieez Işığın Hanımı Lady Galadriel Kimdir?

Işığın Hanımı Lady Galadriel Kimdir?
https://preview.redd.it/dp7ygy3ttw451.jpg?width=1600&format=pjpg&auto=webp&s=f8a107474d8a2e023e9f4af9ed908e9e11000eab

LADY GALADRIEL

Noldor prensi Finarfin ve Teleri prensesi Earwen’in 4. çocukları olarak, Ağaçların Yılı 1362’de Valinor’da doğdu. Babası ona ‘asil kadın’ anlamındaki Artanis ismini verdi. Yıllar geçip büyüdükçe alışılmadık bir şekilde uzun boylu ve güçlü oldu, bu yüzden annesi tarafından ‘erkek-kadın’ anlamındaki Nerwen ismini aldı. Ama onun hakkındaki en belirgin şey saçlarıydı, nadir bir ‘gümüş-altın’ renginde ve gözleri kamaştıracak kadar parlaktılar. Karışık bir kana sahip olmasına rağmen bir Noldor prensesi olarak kabul edildi, babası Noldor’un Yüce Kralı olan Finwe’nin 3. oğluydu.
Alqualonde sınırları içindeyken genç Teleri prensi Teleporno (Celeborn) ile tanıştı. Tanışmalarından sonra aralarında büyük bir aşk başladı ve Teleporno ona Telerin dilinde Alatariel ismini verdi. Ama onun başka bir hayranı daha vardı; üvey amcası Feanor. Feanor, güzelliğe ve parlaklığa karşı aşırı bir sevgi besliyordu ve Galadriel’in saçları aklının bir köşesine kazındı. İki Ağaç’ın ışığını yakaladığı söylenen Silmarilleri yapmak için onun saçlarından esinlendi. Saçlarından bir tel almak için ona üç kez yalvardı ama Galadriel her seferinde onu reddetti ve bunun sonucunda Feanor isteğinden vazgeçti. Galadriel’in zihin okuma hakkında olağanüstü güçleri vardı ve Feanor ondan saç telini istediğinde onun zihnine baktı ve sadece onun şeytani doğasını ve karanlığı gördü. Valinor’un Kararışı sırasında onu hor görmesine rağmen, Galadriel tıpkı Feanor gibi Orta-Dünya’ya gitmek için can atıyordu. Bu sıkıntılar sırasında Teleri’ye yapılan Akraba Kıyımı’nda hiç rolü olmadı ve Celeborn’u onunla birlikte gelmesi için ikna etti. Celeborn onun hatrı için "Valar’ın Hükmü"’nün altına girdi. Orta Dünya’ya gemilerle gitmeyi planlıyorlardı ama Feanor ve oğullarının Teleri gemilerini çalmasıyla Fingolfin himayesindeki Noldor’un çoğunluğu Helcaraxe’yi yürüyerek geçtiler.

https://preview.redd.it/733jg67ztw451.jpg?width=476&format=pjpg&auto=webp&s=5e3c0519aa4f5e366bf7639cfb9f6e4e3daf7d7a
Doriath Kralı Thingol tarafından Beleriand’da memnuniyetle karşılandılar. Thingol, kardeşi Olwe ve Calaquendi Elfleri’ne ne olduğu hakkında hiçbir şey bilmiyordu ve ilk kez onlardan öğrendi. Ama onlar Akraba Kıyımı hakkında hiçbir şey söylemediler. Noldor’un büyük bir kısmı Beleriand’a geldiğinde ve büyük Dagor-nuin-Giliath savaşı yapıldıktan sonra Galadriel ağabeyleriyle yeniden bağlantı kurdu. Doriath’ta geçirdiği günler boyunca Maia Melian’dan çok şey öğrendi ve zaman zaman da ağabeyi Finrod’un hüküm sürdüğü Nargothrond’a gitti. Galadriel ve Melian iyi birer dost oldular ve sık sık Valinor hakkında konuştular. Melian Noldor’un sürgüne gelişinden öncesini öğrenmek için can atıyordu ama Galadriel Ağaçların öldüğü andan sonrasını hiç anlatmadı. Bununla birlikte Melian tahminlerde bulundu ve bazı tahminleri doğru olduğu için Galadriel dayanamayıp anlatmaya başladı. Ama her şeyi değil; Akraba Kıyımı ve gemilerin yakılması hakkında hiçbir şey anlatmadı. Melian anlatılanlardan bazı şeyler çıkardı ve daha sonra daha fazla bilgi Thingol’ün kulaklarını çalındı. Sonunda Thingol’ün sözlerine dayanamayan Angrod her şeyi anlattı. Yaşanan bu olaylardan sonra, Thingol’ün yanından ayrılıp bir süre için Nargothrond’da yaşadılar. Ancak Birinci Çağın 300. yılında Doriath’a geri döndü. Nargothrond ve Doriath’ın yıkılışları sırasından nerede oldukları hakkında hiç kimse bir şey bilmiyordu. Öfke Savaşı sırasında Galadriel ve Celeborn’a Orta-Dünya’da kalma veya Valinor’a dönme şansı verildi ama onlar kalmayı tercih etti. Çünkü Galadriel, o zaman bile çok gururlu ve kibirliydi bu yüzden Valar’ın affını kabul etmeyi reddetti.
https://preview.redd.it/7butqjt2uw451.jpg?width=900&format=pjpg&auto=webp&s=0cd825040bdb1373a4d52130e7c7760a4ad0c1c1
Galadriel ve kocası Galadriel’in akrabası olan Gil-Galad’ın krallığı Lindon’a yerleşti. Bir süre burada kaldıktan sonra Eregion’a gittiler. Feanor'un torunu Celebrimbor orada yaşıyordu ve çok hünerli bir demirciydi. Ama burada çok kalmadılar çünkü Galadriel, Feanor soyundakilere karşı büyük bir nefret besliyordu. Daha sonra Lorinand denilen bölgede kimin yaşadığını bulmak için Nandor’lu Amdir ile bağlantı kurdular. Sonunda Khazad-dum aracılığıyla Hithaeglir’i geçerek oradaki Orman Elflerine katıldılar. Bu olaylar yaşandıktan sonra Annatar adında biri Eregion’a gelip oradaki Elflere kendi demircilik hünerlerini öğretmeye başladı. Annatar’ın yardımıyla Eregion Elfleri bir sürü yüzük yaptılar, ama Celebrimbor gizlice daha güçlü 3 yüzük daha yaptı. Celebrimbor, Elfler için Üç Yüzük yaptı ve bunlar diğerlerine göre daha güçlüydü. Yüzükler yapıldıktan sonra Annatar kendi için tek bir yüzük yaptı. Tek Yüzük’ü parmağını taktığında Elfler kandırıldıklarını anladılar ve hemen kendi yüzüklerini çıkardılar. Celebrimbor, hayatı için korkmasına rağmen Üç Yüzük’ü iki bilge elfe yolladı: Narya ve Vilya’yı Gil-Galad’a, Nenya’yı ise Galadriel’e. Eldar arasında bu yüzüklere ne olduğu hakkında çok az kişi bilgi sahibi oldu. Fakat Celebrimbor kısa bir süre sonra Annatar kılığındaki Sauron tarafından öldürüldü. Ama Üç Yüzük artık güvendeydi.

https://preview.redd.it/07cyxwl4uw451.png?width=750&format=png&auto=webp&s=c66344ecb9184fdae5ab53b7a0292cca7fa2981c
Amdir oğlu Amroth öldüğünde Galadriel ve Celeborn Lorinand’ın (Lothlorien) yöneticisi oldular, Leydi ve Lord olarak çağrıldılar. Hüküm sürmeye başladığı ilk yıllarda Galadriel Lothlorien topraklarına ‘mallorn’ tohumlarını ekti, bunlar Denizin Doğusundaki tek "mallorn" tohumlarıydı. Bu tohumlar Caras Galadhon’un kurulmasını sağladı ve Lothlorien dünyasına ışık ve hayat kattı. Lothlorien sınırlarında bu güzel ve görkemli günler yaşanırken Galadriel ilk ve tek çocuğunu dünyaya getirdi, kıza Celebrian ismi verildi. Celebrian, Galadriel’in yakın bir arkadaşı olan ve Son İttifak sırasında öldürülen Gil-Galad’ın yüzüğü Vilya’yı taşıyan Elrond’la evlendi. Celeborn ve Galadriel’in üç tane torunu oldu. Celebrian Üçüncü Çağın 2509. yılında Orklar tarafından saldırıya uğrayarak ağır yaralar aldı ve sonrasında Batıya yelken açtı. Üçüncü Çağın 2463. yılında Ak Divan kuruldu. Galadriel bu grubun bilge ve güçlü üyelerinden biriydi. Galadriel bu divanın başkanlığına Gandalf’ı önerdi. Ancak konseyin başkanı olarak Saruman seçildi ama Galadriel ona güvenmiyordu.
Üçüncü Çağın 3019. yılında Moria Madenleri’nden kaçan kardeşlik üyeleri Lothlorien’e sığındı. Galadriel özellikle Yüzük Taşıyıcısı Hobbit, Frodo Baggins ile özenle ilgilendi. Ona yüzüğü Nenya’yı gösterdi ve onun aynaya bakmasına izin verdi. Frodo, Galadriel’e Tek Yüzük’ü teklif ettiğinde o bunu gönülden arzulamasına rağmen reddetti. Kardeşlik Lothlorien’den ayrılırken onları hediyelerle uğurladı. Aragorn, Frodo ve cüce Gimli’ye üç önemli hediye verdi. Galadriel, Aragorn’a kendisinin ve kızı Celebrian’ın kullandığı Elftaşını hediye etti. Frodo’ya Earendil’in ışığını barındıran bir şişecik verdi. Gimli’ye vereceği hediye hakkında emin olamadığı için, ona ne istediğini sordu. Gimli onun güzelliğini övdükten sonra saçından bir tel istedi. Galadriel, Feanor’un daha önceki istediğini hatırladı ama Gimli’nin kalbine baktığında niyetinin temiz olduğunu biliyordu. Bu yüzden üç tel saçını kristal bir şişenin içinde ona vererek, onu ödüllendirdi.

https://preview.redd.it/h5baz276uw451.png?width=732&format=png&auto=webp&s=73a4cb64fcb020dcbfa30df28eecf10485c20ee9
Galadriel, Yüzük Savaşından sonra Arwen ve Aragorn’un düğününe katıldıktan sonra Lothlorien’e geri döndü. İki yıl sonra Üçüncü Çağın 3021. yılında kocası Celeborn tarafından uğurlanarak Valinor yolculuğuna başladı. Galadriel ile birlikte diğer iki yüzük taşıyıcısı Gandalf ve Elrond ve Tek Yüzük’ün taşıyıcıları Frodo ve Bilbo Baggins’te Batıya doğru gitti. Bir süre sonra, Dördüncü Çağın 120. yılında kocası Celeborn'da Ölümsüz Topraklar'a geldi.
https://preview.redd.it/bfrqxcb7uw451.png?width=745&format=png&auto=webp&s=ade1b753c89d9e7a3036383f4679287b8ffed6cc

Soy Ağacı

https://preview.redd.it/kjiv5k28uw451.png?width=705&format=png&auto=webp&s=f06e8bebd3fd69c141405b810a4bc9ac26769879
kendi bloğumdaki yazının linki ve okumak isterseniz orta dünya hakkında daha fazla yazı için: https://middle-earthh.blogspot.com/2015/02/isgn-hanm-lady-galadriel.html
submitted by snowieez to KGBTR [link] [comments]


2020.06.07 02:19 karanotlar Medeniyet: Bayraklar dikdörtgen, milli marşlar neredeyse aynı

Medeniyet: Bayraklar dikdörtgen, milli marşlar neredeyse aynı
https://preview.redd.it/03231g4bsd351.jpg?width=200&format=pjpg&auto=webp&s=fa03d3d71cf7ec53a8f54d5bacaebd8a060efb2c
Dünyada sadece tek bir medeniyet var
Mark Zuckerberg insanlığı çevrimiçi ortamda birleştirme hayalleri kurarken, son zamanlarda çevrimdışı diyarda cereyan eden olaylar “medeniyetler çatışması” tezinin ateşini körükledi. Pek çok âlim, siyasetçi ve sıradan vatandaş Suriye iç savaşı, IŞİD’in peydahlanması, Brexit’in yarattığı kargaşa ve Avrupa Birliği’nde yaşanan istikrarsızlık gibi konuların hepsinin “Batı Medeniyeti”yle “İslam Medeniyeti” arasındaki çatışmadan kaynaklandığına inanıyor. Batı’nın Müslüman milletlere demokrasi ve insan hakları getir-me girişimleri şiddetli bir İslami tepkiye yol açtı ve Müslüman göçü dalgası beraberinde gerçekleşen İslami terör saldırıları sonucu Avrupalı seçmenler çokkültürlülük hayallerini rafa kaldırıp yabancı düşmanı yerel kimliklere meyletmeye başladı.
Sözkonusu teze göre insanlık ezelden beri birbiriyle uzlaşması mümkün olmayan dünya görüşlerine sahip bireylerin oluşturduğu farklı medeniyetlere ayrılmıştı. Bu birbiriyle bağdaşmayan dünya görüşleri medeniyetlerarası çatışmayı kaçınılmaz kılıyordu. Nasıl ki tabiatta farklı türler doğal seçilimin acımasız yasaları doğrultusunda hayatta kalmaya çalışıyordu, medeniyetler de tarih boyunca defalarca çatışmış ve sadece en güçlü olanlar hayatta kaldığından olan biteni onlar aktarmıştı. Bu amansız hakikati göz ardı edenler, ister liberal siyasetçiler ister akılları beş karış havada mühendisler olsun, hatalarının ceremesini çekeceklerdi.’ “Medeniyetler çatışması” tezinin pek çok siyasi çıkarımı var. Tezin savunucuları “Batı”yla “Müslüman âlemi” birleştirmeye yönelik herhangi bir girişimin başarısızlığa mahkûm olduğunu ileri sürüyor. Müslüman ülkeler asla Batı’nın değerlerini benimsemeyecek, Batılı ülkeler de asla Müslüman azınlıkları özümsemeyi başaramayacak. Buna istinaden ABD, Suriye veya Irak’tan gelen göçmenleri kabul etmemeli ve Avrupa Birliği de çokkültürlü-lük yanılgısından kurtulup göğsünü gere gere Batı kimliğine bürünmelidir. Uzun vadede doğal seçilim sınavından sadece tek bir medeniyet geçecektirve Brüksel’deki bürokratlar Batı’yı İslam tehlikesinden korumayı reddediyorsa o vakit Birleşik Krallık, Danimarka ya da Fransa bu işin altından kendi başına kalkmalıdır.
Oldukça yaygın olsa da hatalı bir tezdir bu. Aşırı İslam ciddi bir tehlike arz ediyor olabilir ama tehdit ettiği “medeniyet”, Batı’ya özgü bir fenomen değil tüm dünya medeniyeti. IŞİD, İran’la ABD’yi ona karşı birlik olmaya boşuna itmedi. Ayrıca ortaçağdan kalma tüm fantezilerine rağmen, aşırı İslamcılar bile sırtlarını 7. yüzyıl Arabistan kültüründen ziyade çağdaş küresel kültüre dayıyor. Ortaçağ çiftçi ve tüccarlarının değil dışlanmış modern gençlerin korku ve umutlarına hitap ediyorlar. Pankaj Mishra ve Christopher de Bellaigue’un güçlü bir şekilde ortaya koyduğu üzere, radikal İslamcılar Hz. Muhammed kadar Marx ve Foucault’dan da etkilenmiş, Emevi ve Abbasi halifeleri kadar 19. yüzyıl Avrupalı anarşistlerinin de mirasını devralmışlardır. Dolayısıyla IŞİD’i dahi gökten inmiş esrarengiz bir ağacın meyvesi gibi değil de hepimizin paylaştığı küresel kültürden türemiş kötü bir tohum şeklinde düşünmek daha doğru olur.
Daha da önemlisi “medeniyetler çatışması” tezine dayanak olarak tarihle biyoloji arasında kurulan alegori yanlış. Küçük kabilelerden devasa medeniyetlere kadar her tür insan topluluğu hayvan türlerinden esas itibarıyla farklıdır ve tarihsel çatışmalar doğal seçilimden büyük farklılıklar gösterir. Hayvan türleri binlerce yıl sağlam kalan nesnel kimliklere sahiptir. Şempanze mi goril mi olduğunuz inançlarınıza göre değil genlerinize göre belirlenir ve farklı genler başka toplumsal davranışlar dayatır. Şempanzeler dişi erkek karışık gruplar halinde yaşar. İktidar için her iki cinsiyetten destekçilerin ittifakını sağlayarak yarışırlar. Buna karşın gorillerde tek bir baskın erkek, dişilerden oluşan bir harem kurar ve lider genellikle konumunu sarsma tehlikesi taşıyan diğer erkekleri kovar. Şempanzeler gorillere özgü toplumsal düzenlemeleri benimseyemez, goriller şempanzeler gibi örgütlenemez ve bildiğimiz kadarıyla şempanze ve gorillerin kendilerine özgü toplumsal sistemleri onyıllardır değil yüz binlerce yıldır süregelmiştir. İnsanlarda buna benzer bir şey göremeyiz. Evet, insan topluluklarının da kendilerine has toplumsal sistemleri var ama bunları belirleyen genler değil, ayrıca birkaç yüzyılı aşkın süre boyunca sağlam kalan birsistem de pek yok.
Örneğin 20. yüzyılda yaşayan Almanları ele alalım. Yüz yıldan kısa bir süre içinde Almanlar kendilerini altı farklı sistem içerisinde teşkilatlandırdı: Ho-henzollern Hanedanı, Weimar Cumhuriyeti, Üçüncü Reich, Alman Demokratik Cumhuriyeti (namıdiğer komünist Doğu Almanya), Almanya Federal Cumhuriyeti (namıdiğer Batı Almanya) ve son olarak yeniden birleşen demokratik Almanya. Elbette Almanlar Almanca konuşmayı, bira içip bratwurst yemeyi sürdürmüştür. Ama Almanları tüm diğer milletlerden ayıran kendilerine has ve II. Wilhelm’den Angela Merkel’e kadar değişmeden kalmış bir öz var mı? Ve böyle bir şey buldunuz diyelim, o şey bin ya da beş bin yıl önce de var mıydı?
Yürürlüğe girmeyen Avrupa Birliği Anayasası Önsözü, “Avrupa’nın ihlal edilemez ve şahısların elinden alınamaz insan hakları, demokrasi, eşitlik ve hukukun üstünlüğü gibi evrensel değerlerin oluşmasına temel sağlayan kültürel, dini ve insani mirasın” esas alındığını ifade ederek başlıyor.’ Bu söylem doğrultusunda Avrupa medeniyetini insan hakları, demokrasi, eşitlik ve özgürlük ilkelerinin belirlediği izlenimini edinebiliriz rahatlıkla. Antik Atina demokrasisiyle günümüz Avrupa Birliği arasında doğrudan bir bağlantı kurarak Avrupa’nın 2500 yıllık özgürlük ve demokrasi geleneğini öven pek çok söylev bulunur.
Durum filin kuyruğunu tutup fil denen hayvanı bir çeşit fırça sanan kör adamın hikâyesinden farksız. Avrupa’nın yüzlerce yıldır demokratik fikirler barındırdığı doğru ama bu fikirler hiçbir zaman bütünlüklü değildi. Atina demokrasisi tüm görkemine ve yarattığı etkiye karşın sadece iki yüz yıl hayatta kalabilmiş ve Balkanlar’ın ufak bir köşesinde isteksizce uygulanmış bir deneyden ibaretti. Avrupa medeniyeti geçtiğimiz 2500 yıl boyunca demokrasi ve insan haklarının beşiği olduysa, Sparta ile Jül Sezar’ı, Haçlılar ile Konkistadorlar’ı, Engizisyon ile köle ticaretini, XIV. Louis ile Napolyon’u, Hitler ile Stalin’i nereye oturtacağız? Bunların hepsi yabancı medeniyetlerden gelen davetsiz misafirler mi? Esasen Avrupa medeniyetini Avrupalıların ona yüklediği anlam belirliyor; nasıl ki Hıristiyanlığı Hıristiyanların Hıristiyanlığa yüklediği anlam, İslam’ı Müslümanların İslam’a yüklediği anlam, Yahudiliği Yahudilerin Yahudiliğe yüklediği anlam belirliyorsa. Ve bu medeniyete yüzyıllar içinde son derece farklı anlamlar yüklenmiş. İnsan topluluklarını süregiden herhangi bir şeyden ziyade uğradıkları değişimler tanımlar ama insanlar hikâye anlatma becerileri sayesinde kendilerine her koşulda kadim bir kimlik yaratmayı başarırlar. Ne tür devrimler yaşanırsa yaşansın insanlar genellikle eskiyle yeniyi aynı potada eritirler. Bireyler bile devrim niteliği taşıyan şahsi değişimlerini anlamlı ve güçlü bir hayat hikâyesi oluşturacak şekle sokabilir: “Bir zamanlar sosyalisttim ama sonra kapitalist oldum; Fransa’da doğdum ama şimdi ABD’ de yaşıyorum; evliydim ama boşandım; kansere yakalandım ama iyileştim.” Aynı şekilde Almanlar gibi bir topluluk da kendilerini geçirdikleri deneyimler üzerinden tanımlayabilir: “Bir zamanlar Naziydik ama dersimizi aldık ve artık barış yanlısı demokratlarız.” Önce 11. Wilhelm, sonra Hitler ve son olarak da Merkel dönemlerinde kendini gösteren nevi şahsına münhasır bir Alman niteliği aramaya gerek yok. Alman kimliğini belirleyen, bu kökten dönüşümlerin ta kendisi. 2018′ de Almanlık liberal ve demokrat değerleri savunurken Naziliğin ağır mirasıyla cebelleşmek demek. 2050’de ne anlama gelir kim bilir.
İnsanlar çoğunlukla, özellikle de konu temel siyasal ve dini değerler olunca, bu değişimleri görmezden gelir. Sahip olduğumuz değerlere yedi ceddimizden kalma kıymetli miraslarmış muamelesi yaparız. Ne var ki böyle yapabilmemizin yegâne sebebi ceddimizin ölüp gitmiş ve söz alamayacak olmasıdır. Örneğin Yahudilerin kadınlara karşı tutumunu ele alalım. Günümüzde aşırı Ortodoks Yahudiler kamusal alanda kadın imgesine yer verilmesine izin vermiyor. Aşırı Ortodoks Yahudilere yönelik reklamlarda sadece erkeklere ve erkek çocuklara yer veriliyor; kadınlar ve kız çocukları asla kullanılmıyor.
2011’de aşırı Ortodoks tandanslı Brooklyn gazetesi Di Tzeitung, Usame bin Ladin’in ikamet ettiği komplekse düzenlenen baskını izleyen ABD’li devlet görevlilerinin fotoğrafını, fotoğraftaki Dışişleri Bakanı Hillary Clinton da dahil, kadınları dijital yöntemle silerek yayınlayınca bir skandal patlak vermişti. Gazete daha sonra yaptığı açıklamada, Yahudi “tevazu kaideleri” gereği böyle yapmak zorunda kaldıklarını söylemişti. Benzer bir skandal Ha-Mevaser gazetesi Charlie Hebdo katliamının ardından düzenlenen gösteride çekilmiş bir fotoğraftan Angela Merkel ‘i, olur da Merkel ‘in resmi sadık okurlarının zihnine şehvet tohumları ekerse diye çıkarınca yaşanmıştı. Başka bir aşırı Ortodoks gazetenin yayıncıları da bu davranışı desteklemiş, “Arkamızda binlerce yıllık Yahudi geleneği var,” diye açıklamıştı.
Kadınların görülmesinin en ciddi şekilde yasaklandığı yer de sinagoglar. Ortodoks sinagoglarında kadınlar erkeklerden itinayla ayrı tutuluyor ve dua eden ya da Kutsal Kitap okuyan erkekler ezkaza kadın bedeni görmesin diye bir perdenin arkasında yer alan sınırlı bir alanda duruyorlar. Peki ama tüm bunlar binlerce yıllık Yahudi geleneğine dayanıyorsa, arkeologlar İsrail’deki Mişna ve Talmud dönemlerinden kalma antik sinagogları kazdı-ğında ortaya çıkan gerçekleri, cinsiyet ayrımına dair hiçbir kanıt bulunmamasından öte, kimi yarı çıplak denilebilecek kadınların resmedildiği güzide yer mozaiklerini ve duvar resimlerini ne yapacağız? Mişna ve Talmud’u kaleme alan hahamlar bu sinagoglarda dua edip çalışmış ama günümüz Ortodoks Yahudileri bunları günah, dine hakaret ve eski geleneklere saygısızlık olarak değerlendiriyor.
Eski geleneklerin bu minvalde çarpıtılmasına dair örneklere her dinde rastlanır. IŞİD, İslam’ın özgün ve saf haline dönmekle övünür ama aslında yepyeni bir İslam anlayışları var. Eski kutsal metinlerden alıntı yaptıkları doğru ama hangi metinleri kullanıp hangilerini göz ardı edecekleri ve alıntıladıkları kısımları nasıl yorumlayacakları hususunda ihtiyatlı davranıyorlar. Esasen kutsal metinleri işlerine geldiği gibi yorumlama tavırları da başlı başına çağdaş bir olgu. Bilindiği üzere, tefsir, eğitim görmüş ulema sınıfının, Kahire’deki El-Ezher gibi saygın kurumlarda İslam hukuku ve teolojisi çalışan âlimlerin tekelindeydi. IŞİD liderlerinin pek azı böyle bir eğitime sahip; ulema sınıfının en saygın mensupları, Ebu Bekir el-Bağdadi ve şürekâsını cahil ve azılı mücrimler olarak görüp kınıyorlar.
Bu durum IŞİD’i, kimilerinin iddia ettiği gibi “İslam dışı” ya da “İslam karşıtı” kılmıyor. Barack Obama gibi Hıristiyan liderlerin kalkıp Ebu Bekir el-Bağdadi gibi Müslümanlığı kimlik edinmiş kişilere Müslüman olmanın ne demek olduğunu anlatmaya cüret etmesi de son derece ironik.8 İslam’ın özüne dair hararetli tartışmaların hiçbir anlamı yok. İslam’ın belli bir DNA’sı yoktur. Müslümanlar ona ne anlam atfederse İslam da o anlama gelir.9
Almanlar ve goriller İnsan gruplarıyla hayvan türlerini birbirinden ayıran çok daha keskin bir fark var. Türler çoğu kez ayrılır ama asla birleşmez. Yedi milyon yıl kadar önce şempanze ve gorillerin ortak bir atası vardı. Bu tek ata türü zamanla kendi farklı evrimsel yollarını tutan iki popülasyona ayrıldı. Böyle bir sürecin bir kez gerçekleştikten sonra geri dönüşü yoktur. Farklı türlere ait canlılar çiftleştiğinde kendi aralarında üreyebilen yavrular doğuramadığından, türlerin kaynaşması mümkün değildir. Goriller şempanzelerle, zürafalar fillerle, köpekler kedilerle birleşemez.
Bunun aksine insan kabileleri zaman içinde gittikçe daha büyük gruplar meydana getirecek şekilde kaynaşma eğilimindedir. Çağdaş Almanlar kısa bir süre öncesine kadar birbirinden pek haz etmeyen Saksonlar, Prusyalılar, Svabyalılar ve Bavyeralıların birleşmesiyle oluşmuştur. Denildiğine göre, Otto von Bismarck (Darwin’in Türlerin Kökeni eserini okuduktan sonra) Avusturyalılarla insan arasındaki kayıp halkanın Bavyeralılar olduğunu ifade etmiştir.’0 Fransız halkı Franklar, Normanlar, Bretonlar, Gaskonlar ve Provanslıların bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Kanalın diğer tarafında da İngiliz, İskoç, Galli ve İrlandalıların (isteseler de istemeseler de) kay-naştırılmasıyla Britanyalılar meydana gelmiştir. Çok geçmeden Almanlar, Fransızlar ve Britanyalılar da kaynaşıp Avrupalıları oluşturabilir.
Londra, Edinburgh ve Brüksel’de yaşayan insanların bugünlerde güçlü bir biçimde fark ettiği üzere birleşmeler her daim ebedi olmuyor. Brexit hem Birleşik Krallık hem de Avrupa Birliği’nin eşzamanlı olarak çözülmesini pekâlâ tetikleyebilir. Ancak uzun vadede tarihin ne yönde seyredeceği belli. On bin yıl önce insanlık sayısız münferit kabileye bölünmüş durumdaydı. Geçen her bin yıl bu parçalar daha büyük yığınlar meydana getirecek şekilde iç içe geçti ve birbiriyle bağlantısı bulunmayan medeniyetler giderek azaldı. Kalan birkaç medeniyet de tek bir dünya medeniyetine dönüşecek şekilde kaynaşıyor. Siyasi, etnik, kültürel ve ekonomik ayrımlar hâlâ var ama bunlar asli birliği bozmuyor. Hatta kimi ayrımları mümkün kılan da bu geniş ve kapsamlı ortak yapı. Mesela ekonomide, herkes aynı piyasaya iştirak etmezse işbölümü başarıyla sağlanamaz. Bir ülkenin otomobil veya petrol üretiminde uzmanlaşması ancak buğdayve pirinç üreten başka bir ülkeden gıda ürünü temin edebiliyorsa mümkündür.
İnsanların birleşme sürecinin iki belirgin biçimi var: farklı zümreler arasında bağlantı kurmak ve zümreler arasındaki faaliyetleri homojenleştirmek. Oldukça farklı davranmaya devam eden zümreler arasında bile bağlantılar kurulabilir. Hatta can düşmanı zümreler arasında bile bağlantı kurulabilir. İnsanlar arasındaki en kuvvetli kimi bağlar bizzat savaşla kurulur. Tarihçiler, küreselleşmenin 1913’te zirveye ulaştığını, ardından dünya savaşları ve Soğuk Savaş sırasında uzunca bir süre düşüşe geçip ancak 1989’dan sonra yeniden yükselmeye başladığını iddia ederler çoğunlukla. ” Bu tespit ekonomik küreselleşme açısından doğru kabul edilebilir ama fark içermekle beraber aynı derecede önem taşıyan askeri küreselleşmeyi göz ardı eder. Fikirlerin, teknolojilerin ve insanların dört bir yana yayılma hızı ticaretten çok savaşla artar. 1918’de ABD’nin Avrupa’yla bağı 1913’e nazaran daha güçlüydü ve iki dünya savaşı arasındaki dönemde uzaklaşan tarafların kaderi 11. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş’la ayrılmaz bir şekilde iç içe geçti.
Ayrıca savaş insanların birbirine ilgisini körükler. ABD’nin Rusya’ya duyduğu ilgi Soğuk Savaş döneminde doruğa ulaşmış, Moskova koridorlarında biri öksürse Washington merdivenlerinde bir koşuşturma başlar olmuştu. İnsanların düşmanlarına duyduğu alaka ticaret ortaklarına duyduklarını katbekat aşar. Vietnam hakkında çekilmiş filmlerin sayısı, Tayvan hakkındaki filmlerin sayısını en az elliye katlar.
Ortaçağ olimpiyatları 21. yüzyılın başında dünya farklı zümreler arasında bağlar kurulmasının çok ötesine geçti. Dünyanın farklı yerlerindeki insanlar birbiriyle iletişim kurmakla kalmayıp giderek daha çok benzer inanç ve davranış biçimlerini benimsemeye başladılar. Bin yıl önce gezegenimiz düzinelerce farklı siyasi modele elverişli topraklara sahipti. Avrupa’da bağımsız şehir devletleri ve ufak çaplı teokrasilerle çekişen feodal beyliklerle karşılaşabilirdiniz. İslam dünyasında evrensel hâkimiyet iddiası taşıyan bir halife bulunsa da krallıklar, sultanlıklar ve emirlikler de mevcuttu. Çin imparatorları kendilerini tek meşru siyasi merci olarak görüyor, kabilelerin oluşturduğu birlikler Çin’in kuzeyiyle batısında birbiriyle çatışıp duruyordu. Hindistan ve Güneydoğu Asya’da rejim çeşitliliği hüküm sürerken Amerika, Afrika ve Güneydoğu Asya’daki adalar boyunca hem küçük avcı toplayıcı gruplar hem de genişleyen imparatorluklar yer alıyordu. Bırakın uluslararası yasaları, komşu insan gruplarının bile ortak diplomatik prosedürler üzerinde anlaşamamasına şaşırmamak gerek. Her toplumun kendi siyasi paradigması bulunuyordu ve yabancı siyasi kavramları anlayıp bunlara saygı göstermeleri zordu.
Aksine günümüzde her yerde kabul edilen tek bir siyasi paradigma var. Gezegenimiz iki yüz bağımsız devlete bölünmüş durumda ve bu devletler aynı diplomatik protokoller ve ortak uluslararası hukuk konusunda genellikle uzlaşıyor. İsveç, Nijerya, Tayland, Brezilya; hepsi atlaslarımızda aynı tip renkli şekiller halinde gösteriliyor; hepsi Birleşmiş Milletler üyesi; pek çok farklılık barındırsalar da hepsi aynı hak ve ayrıcalıklara sahip egemen devletler olarak tanınıyor. Aslında hepsi temsil organları, siyasi partiler, genel oy hakkı ve insan haklarına en azından simgesel bir inancı da içine alan pek çok ortak siyasi anlayış ve uygulamaya sahipler. Londra’da ve Paris’te bulunduğu gibi Tahran’da, Moskova’da, Cape Town’da ve Yeni Delhi’de de bir meclis bulunuyor. İsraillilerle Filistinliler, Ruslarla Ukraynalılar, Türklerle Kürtler küresel kamuoyunun kendi taraflarını tutması için yarışırken hep aynı söylemi; insan hakları, bağımsız devlet ve uluslararası hukuktan dem vuran söylemi kullanıyorlar. Dünya belki “başarısız devletler” silsilesinden payını almıştıramabildiği tek bir başarılı devlet paradigması vardır. Dolayısıyla küresel siyaset Anna Karenina prensibine göre işliyor: başarılı devletlerin hepsi aynı ama tüm başarısız devletler baskın siyasi formülün şu veya bu içeriğini eksik bıraktıkları için kendilerine has bir biçimde başarısız oluyor. Kısa bir süre önce IŞİD bu formülü toptan reddedip tamamıyla bambaşka, evrensel halifeliği esas alan bir siyasi varlık göstermek istemesiyle dikkat çekti. Fakat tam da bu sebeple başarısız oldu. Pek çok gerilla hareketi ve terör örgütü yeni ülkeler kurmayı ya da var olanları ele geçirmeyi başardı. Ama bunu yapabilmelerinin sebebi küresel siyasi düzenin temel ilkelerini kabul etmeleriydi. Taliban bile uluslararası arenada bağımsız Afganistan’ın meşru hükümeti olarak tanınmanın peşine düştü. Şimdiye kadar küresel siyasetin ilkelerini reddeden hiçbir grubun kayda değer bir bölgede kalıcı kontrol sağlayabildiği görülmedi.
Belki de küresel siyasi paradigmanın gücünü ortaya koymanın en iyi yolu savaş ve diplomasi gibi ağır siyasi sorulardan bahsetmektense, 2016 Rio Olimpiyatları gibi bir konuya değinmek. Olimpiyatların nasıl organize edildiğini düşünün. 11 bin sporcu din, sınıf ya da dil gözetilmeden, milliyetleri esas alınarak delegasyonlara ayrılıyor. Budist delegasyonu, proletarya delegasyonu ya da İngilizce konuşanlar delegasyonu diye bir şey yok. Birkaç örnek dışında (özellikle de Tayvan ve Filistin), sporcuların milliyetini belir-lemek gayet basit. 5 Ağustos 2016’da düzenlenen açılış töreninde sporcular gruplar halinde geçerek milli bayraklarını salladı. Michael Phelps ne zaman yeni bir altın madalya kazansa Amerikan milli marşı eşliğinde Amerikan bayrağı çekildi göndere. Emilie Andeol judo dalında altın madalya kazanınca “Marseillaise” çalınıp Fransa’nın üç renkli bayrağı dalgalandırıldı.
Duruma uygun şekilde dünyadaki her ülkenin aynı evrensel model çerçevesinde bir milli marşı var. Neredeyse tüm milli marşlar orkestra eşliğinde söylenebilecek birkaç dakikalık kompozisyonlar, yani yalnızca dini göreve veraset yoluyla gelmiş belli bir zümrenin okuyabildiği yirmi dakikalık ilahiler sözkonusu değil. Suudi Arabistan, Pakistan ve Kongo gibi ülkeler bile milli marşları için Batılı müzik standartlarını benimsemiş. Çoğu marş Beethoven’ın kılını kıpırdatmadan besteleyebileceği nitelikte. (Arkadaşlarınızla bir araya geldiğinizde tüm geceyi YouTube’dan çeşitli milli marşlar çalıp hangisinin hangi ülkenin marşı olduğunu tahmin etmeye çalışarak geçirebilirsiniz.) Marşların sözleri bile dünya genelinde neredeyse aynı; aynı ortak siyasi görüşleri ve topluluğa bağlılık anlayışını yansıtıyorlar. Örneğin sizce aşağıdaki milli marş hangi ülkeye ait olabilir? (Yalnız ülkenin adını genel bir ifade olsun diye “ülkem” şeklinde değiştirdim):
Ülkem, vatanım, Toprağına kanımı akıttığım, Başında bekliyorum, Bekçisiyim vatanımın. Ülkem, milletim, Halkım ve vatanım, Birlikte haykıralım “Birlik ol vatanım!” Yaşasın toprağım, devletim, Milletim, vatanım, hep bir bütün kalsın. Ruhu dirilsin, canlansın bedeni, Büyük ülkem için bunların hepsi! Büyük ülkem, bağımsız ve özgür, Sevdiğim evim ve ülkem. Büyük ülkem, bağımsız ve özgür, Sen çok yaşa büyük ülkem!
Cevap Endonezya. Peki Polonya, Nijerya ya da Brezilya desem şaşırır mıydınız? Milli bayraklara da aynı sıkıcı temayüller hâkim. Tek bir istisna var. Tüm bayraklar bir dikdörtgen kumaş üzerine işlenmiş son derece sınırlı sayıda renk ve geometrik şekilden ibaret. Bir tek Nepal farklı. Nepal bayrağı iki üçgen şeklinde (ama Olimpiyatlarda hiç madalya almadılar). Endonezya bayrağı beyaz üstünde kırmızı şerit. Polonya bayrağı kırmızı üstünde beyaz şerit. Monako bayrağı Endonezya bayrağıyla aynı. Renk körü birinin Belçika, Çad, Fildişi Sahili, Fransa, Gine, İrlanda, İtalya, Mali ve Romanya bayraklarını birbirinden ayırması mümkün değil; hepsinde değişik renklerde yan yana üç şerit var.
Bu ülkelerin bazıları birbirleriyle kıyasıya savaşmış ama 20. yüzyılın çalkantıları esnasında Olimpiyat Oyunları savaş yüzünden sadece üç defa iptal edilmiş (1916, 1940 ve 1944’te). 1980’de ABD bazı yandaşlarıyla beraber Moskova Olimpiyatları’nı boykot etmiş. 1984’te Sovyet bloğu Los Angeles’ta düzenlenen olimpiyatları boykot etmiş. Ve çeşitli seneler Olimpiyat Oyunları siyasi çalkantıların göbeğinde cereyan etmiş (bunların en önemlileri Nazi döneminde Berlin’de düzenlenen 1936 Olimpiyatları ve 1972 Münih Olimpiyatları’nda Filistinli teröristlerin İsrail takımını katletmesi). Fakat genele bakarsak siyasi anlaşmazlıklar Olimpiyat projesini yoldan çıkaramamış.
Şimdi bin sene öncesine gidelim. Diyelim 1016 yılında ortaçağ olimpiyatlarını Rio’da düzenlemek istiyorsunuz. O vakitler Rio’nun Tupi halkının yaşadığı küçük bir köy olduğunu12 ve Asya, Afrika ve Avrupa yerlilerinin Amerika Kıtası’ndan haberi bile olmadığını bir anlığına unutun. Dünyanın en iyi sporcularını uçak yokken nasıl Rio’ya getireceğinize dair lojistik sorunları kafanızdan çıkarın. Dünya çapında herkesin yaptığı pek az ortak spor dalı bulunduğunu ve herkes koşsa bile koşu yarışı kaideleri konusunda herkesin anlaşamayacağını da unutun. Sadece yarışacak delegasyonları neye göre gruplayacağınızı düşünün. Günümüzün Olimpiyat Komitesi Tayvan ve Filistin sorunu üzerine saatlerce kafa patlatıyor. Ortaçağ olimpiyatlarının siyasi sorunları üzerine kaç saat harcamanız gerekeceğini bulmak için bu süreyi on binle çarpın.
Öncelikle 1016’da Çin’deki Song İmparatorluğu dünyadaki başka hiçbir siyasi oluşumu kendi dengi görmüyordu. Dolayısıyla kendi Olimpiyat dele-gasyonuyla Kore’nin Koryo Krallığı ya da Vietnam’daki Dai Viet Krallığı, hele hele deniz aşırı yerlerdeki ilkel barbarların delegasyonlarıyla aynı kefeye konulmasını akla hayale sığmayacak bir aşağılanma olarak algılardı.
Bağdat’taki halife kendini evrensel hegemonyaya sahip görüyor ve çoğu Sünni Müslüman tarafından dini lider statüsünde tutuluyordu. Ancak pratikte halifenin Bağdat yönetiminde pek bir sözü yoktu. O halde tüm Sünni sporcular tek bir halife delegasyonu altında mı toplanacak yoksa Sünni dünyasına hükmeden sayısız emirlik ve sultanlıklara göre mi ayrılacaklar? Ama iş neden emirlikler ve sultanlıklarla sınırlı kalsın? Arabistan çöllerinde Allah’tan başka hükümdar tanımayan bir dolu özgür bedevi kabile yaşıyor. Bunların her birinin okçuluk ya da deve yarışı dallarında müsabaka edecek bağımsız takımlar göndermesine izin verilecek mi? Avrupa da aynı ölçüde baş ağrısına sebep verecek nitelikte. Norman kasabası Ivry’den çıkan bir sporcu Ivry Kontu’nun mu yoksagüçsüz Fransa Kralı’nın mı sancağı altında yarışacak?
Bu siyasi oluşumların pek çoğu yıllar içinde belirip kaybolmuş. Siz 1016 Olimpiyatları’na hazırlık yaparken hangi delegasyonların zuhur edeceğini önceden bilmeniz mümkün değil çünkü kimse bir sonraki sene hangi siyasi oluşumların varlık göstermeyi sürdüreceğini bilmiyor. İngiltere Krallığı 1016 Olimpiyatları’na katılmış olsa sporcular madalyalarını alıp eve dönünce Londra’nın Danimarkalılar tarafından işgal edildiğini ve İngiltere’nin Danimarka, Norveç ve İsveç’le birlikte Kral Büyük Knud’un Kuzey Denizi İmparatorluğu’na dahil edildiğini görürlerdi. Yirmi yıl sonra bu imparatorluk dağıldı ama ondan otuz sene sonra İngiltere yeniden, bu defa Normandi-ya Dükü tarafından işgal edildi.
Bu gelipgeçici siyasi oluşumların pek çoğunun ne çalacak bir milli marşı ne de göndere çekecek bir bayrağı bulunmadığını söylemeye gerek bile yok. Tabii ki siyasi semboller önemliydi ama Avrupa siyasetinin sembolik diliyle Endonezya, Çin ya da Tupi siyasetlerinin sembolik dilleri birbirinden son derece farklıydı. Zafer göstergesi teşkil edecek ortak bir protokol üzerinde anlaşmak neredeyse imkânsız olurdu.
O yüzden 2020 Tokyo Olimpiyatları’nı izlerken milletler arasındaki bu sözde çekişmenin aslında muazzam bir küresel uzlaşmayı temsil ettiğini unutmayın. Kendi ülkelerinin temsilcileri altın madalya kazanıp bayrakları göndere çekilince herkesi milli gurur duygusu kaplıyor ama esasen insanlığın böyle bir etkinlik düzenleyebilmesi çok daha büyük bir gurur kaynağı.
Yuval Noah Harari 21. Yüzyıl İçin 21 Ders
https://www.cafrande.org/dunyada-sadece-tek-bir-medeniyet-var-yuval-noah-harari/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.05.21 17:11 ferreisawesome Eniştemin Annemi Sikme Çabaları

Ben Tolga. Sizlerle başımdan geçenleri paylaşmaya devam ediyorum. Teyzem anneme çok yakın davranıyordu. Her seferinde onu kandırıp elliyor ve onun bir erkeğe ihtiyacı olduğunu hatırlatıp bu konuyu sürekli gündemde tutup annemle sevişmeye devam ediyordu. Annemde halinden memnundu ki sesi çıkmıyordu.
Teyzem oturmaya geldiği bir gün ben yine kapı anahtar deliğinde yerimi almıştım. Anneme
— Kız tek başına zor değil mi, diye sordu. Annem biraz sinirliydi ve tersledi.
— Abla hep bu konuyu konuşuyorsun. Ben hayatımdan memnunum. Bırak da hayatımı yaşayayım, dedi.
— Ne bağırıyon kız?! İnsan gibi yardım edelim dedik. Sen bilirsin sulu amcıklı. Şuna bak, iyilik yapıyoruz bide fırça yiyoruz. Git kime verirsen ver o zaman.
— Hayret bir şey ya deyip kalktı annem. Mutfağa gitti.
Anlaşılan tartışma büyüyecekti. Çıkıp çıkmamak arasında tereddütte kaldım. Biraz daha beklemekte yarar var, araları düzelir nasılsa dedim ve dikizlemeye devam ettim. Teyzem kaşar olduğu için annemi yumuşatmasını bilirdi diye düşündüm.
Annem odaya girip
— Abla, affedersin. Sana bağırmamalıydım, dedi. Teyzem de
— Olsun be kızım, sen de haklısın. Yarraksızlık delirtir kadını. Her şeyi yaptırır valla. Kızmadım inan ki, dedi. Annem de
— Tamam canım ablam deyip sarıldı teyzeme. Teyzem yine yapmıştı yapacağını annemi tavlamıştı.
Teyzem anneme bir şeyler anlatmak istiyordu ama ben ne olduğunu çözemiyordum. Hareketlerinden belliydi ama bir türlü söyleyemiyordu. Annem:
— Abla sende bugün bir tuhaflık var. Farklı davranıyorsun. Noldu hayırdır?
— Yok be kızım hep aynı bir şey yok. Ama annem doğru anlamıştı teyzem bir şeyler yumurtlayacaktı.
Teyzem bizde 1 saat kadar oturmuştu o gece aniden eniştem çıka geldi. Şaşırdım. Enişteme yalvarsan tv yi bırakıp gelmezdi. Adam tam bir tv kolik. Annem bile
— Ooo enişte sen bu eve uğrar mıydın, diye takıldı. Eniştem beni sordu. Annem de
— Her zamanki gibi odasında yatıyor, dedi. Eniştem teyzeme bakışlarını yoğunlaştırdı. Annem mutfağa çıktı. Eniştem ellerini ovuşturup
— Konuyu açtın mı, dedi. Teyzem de
— Hayır açamadım. Kızar bu çatlak. Hemen alıştır alıştıra söylicez yavrum, dedi.
Anladım ki teyzem kocasına annemi siktirecekti. Meğer orospunun derdi başkaymış. Ama yinede eğer yaparlarsa izlemesi zevkli olacaktı, her ne kadar sikilen annem olsa da.
Teyzem her zamanki gibi bacakları yaymış bir vaziyette oturuyordu. Annem içeri girdi, yandaki kanepeye geçti. Teyzem de
— Gel kız sen de yanımıza, kalma tek başına orada, dedi. Annem de
— Sıkışmayalım rahat oturalım sıcak zaten, dedi. Eniştem de
— Gel be baldız sıkışmayız, korkma yemem seni, dedi. Annem
— Aman enişte o nasıl söz öyle aşk olsun, dedi ve çaresiz yanlarına oturdu.
Muhabbet'e başladılar teyzem inanılmaz frikikler veriyordu sikim kazık gibi olmuştu. Ama hemen gelmek istemiyordum tadını çıkarmalıydım. Annemin gözü sürekli teyzemdeydi. Çünkü her zamanki gibi orospuluğu ele almış açtıkça açıyordu bunun üzerine annem
— Abla, nasıl oturuş kız öyle, deyince belki de o geceki en talihsiz soruyu sormuş oldu. Çünkü teyzem bu lafın üzerine konuyu açmasını bilecekti.
— Ne var kızım biriniz kocam biriniz kardeşim hanginizden çekineyim, dedi. Annem de
— Olsun kocan da olsa bende olsam güzel otur ben bilmem mi yayıp oturayım deyince teyzem de
— Otur sende kızım rahatına bak, dedi. Annem de
— Abla saçmalama, eniştemin yanında olur mu hiç deyince teyzem
— Kızım rahat ol yemez seni enişten dedi. Gülmeye başladılar. Annem yerinden kalktı ve çay koyayım içeriz diyerek mutfağa gitti. Eniştem teyzeme bakarak
— Kolay olmayacak galiba, dedi. Teyzem de
— Sen bana bırak, yumuşatmasını bilirim ben onu. Ne yapıp edip bugüne kadar az mı elledim sanıyorsun, deyince eniştem
— Nasıl kız güzel mi bari, dedi. Teyzem de
— Güzel ne kelime kalçaları sımsıkı. Yala doymazsın. Amı desen 2 senedir yarrak girmiyor. Sen düşün işte. Daracık göğüsler zaten benim gibi... Daha ne olsun, dedi. Eniştem yine ellerini ovuşturmaya başladı. Keyfi yerine gelmişti anlaşılan.
Annem elinde bardaklarla içeri girdi birazdan çayımızda hazır dedi. Acaba annemi nasıl kandıracaklardı çok merak ediyordum. Annem teyzeme
— Kız sen hala öyle mi oturuyorsun? Topla kendini hayret bişeysin yaa, dedi. Teyzem
— Kızım ne var? Niye utanayım? Biriniz her akşam altına yattığım adam, birinizde ben de olanın ondada olduğu kardeşim, dedi. Annem kızarmıştı.
— Abla sana da bir şey demeye gelmiyor, dedi.
Eniştem de yavaşça teyzeme elini atmıştı. Teyzem durumu hemen karşılığını verdi. Eniştemin göğsüne elini dayayıp okşamaya başladı. Annem durumdan rahatsız olmuştu ve
— Ben bir çaya bakayım, diyip kalkmaya yeltendi. Teyzem de orospuluk yapacak yan oldu.
— Kız canın mı çekti kıskandın mı yoksa, dedi. Annem de
— Ne alakası var? Kocan o senin, tabii ki rahat davranacaksınız ama benim yanımda yapmayın, gidin evinizde yapın ne yapacaksanız, dedi. Teyzem kaşar olduğu için eşine
— Baldızına da sarıl yavrum, gücenmesin, dedi. Eniştem dünden razı zaten elini annemin omzuna attı. Annem uzak durmaya çalıştıkça eniştem çekiyordu kendine.
Annem eniştemin solunda oturmuştu sol eli fazla kıpırdamıyordu. Ama sağ eli teyzemin kalçalarını sıkmaya başlamıştı. Annem yanında oturduğu için fark edemiyordu. Farketse eminim ki kalkar mutfağa giderdi.
Eniştem elini annemin omzunda gezdirmeye başladı. Annem fark edince kendini çekti.
— Ufff çok sıcak, bi' de iç içe oturduk. Dur şöyle rahat oturalım enişte, deyip uzaklaşmak istedi. Teyzem
— Kız ne var, utandın mı? Bana neler yapıyor baksana, dedi. Annem de
— Ne yapıyormuş deyince eniştem hemen teyzemin götüne elini attı. Annem de eniştemin üzerinden eğilip bakacak oldu ama eniştemin yarrak dikilmişti. Annem fark etti ama çaktırmamaya çalıştı. Sonra
— Aaa ne yapıyorsunuz siz? Gidin evinize napıcaksanız yapın be, hayret bişeysiniz, dedi. Eniştem
— Ne var kız? Utanma bu kadar. Zamanında sen yapmıyormuydun sanki, dedi. Teyzemde onaylar şekilde başını sallayıp
— Yani, dedi. Canı çekmiştir zillinin de ondan böyle yapıyor. Yavrum elle azcık şunu da nasiplensin.
Eniştem annemin beline doğru elini kaydırmaya ve sıvazlamaya başladı. Annemde elini tutup
— Enişte yapma, dedi. Ama yapma derken samimi olmadığı ve isterik olduğu her halinden belliydi. Eniştem
— Dur kız yemem seni, korkma. Birazcık elliycez alt tarafı, ne var bunda? Yabancıya gitmesin, deyince annem
— Enişte ablamın yanında yapma bari. Yalnızken gelsen tamam, deyince teyzem
— Kızım, enişten ne zamandır seni soruyor bana, ne yapıyor, diye. Ben de aramızdaki her şeyi anlattım, seninle seviştiğimizi. Sonuçta ben lezbiyen değilim, sen de bana uydun istemeden ama ikimiz de gerçek erkek istiyoruz. Benim zaten var, istediğim zaman sikiyor enişten ama sen elaleme verecek değilsin. O yüzden bu ortamıı hazırlamak için senle seviştim bunca zamandır. Ama keyif de aldım açıkçası, dedi. Şimdi olan biteni hem ben hem de annem daha iyi anlamıştık. Ben teyzemin azgın olduğunu ve eniştemle yetinmediğini düşünürken meğer amaçları annemi sikmekmiş.
Eniştem annemin belinden okşamaya devam ediyordu teyzem de elini kocasının yarrağının üzerinde gezdiriyordu. Bir eliyle de göğsüne küçük çimdikler atıyordu. Ben zevkten çıldırmak üzereydim. Sikim elimde taş gibi zonklamaya başlamıştı. Annem de teyzem gibi bir elini eniştemin aletine atmıştı. Belli ki canına tak etmiş ve bir an önce onu istiyordu. Enişteme doğru iyice yanaştı bacak bacak üztüne attı eniştem annemin sol baldırı açıkta kalınca elini hemen oraya kaydırdı.
Annem frikik veriyor bense 31 çekmeye devam ediyordum. Annem in külodu her zaman ki gibi beyazdı. Eniştem elini biraz daha alta sokarak annemim baldırını iyice eline aldı ve sıkmaya başladı. Annemin nefes alış verişi değişmiş gözleri de bir tuhaf bakıyordu.
Teyzem elini eniştemin eşortmanına sokup yarrağını çıkardı. Ben benimki kalın ve uzun derdim ama eniştemin yarrağını görünce koplekse girdim. O neydi öyle? 20 cm civarı kalın ve damarlıydı sanırım hepimiz böyle bir alete sahip olmak isteriz. Teyzem çok şanslıydı, tabii artık annem de.
Eniştem artık rahatlamıştı. Annemin istekli tavırları sayesinde istediği yerine dokunmaya başladı. Elini arkasından annemin önüne alıp külodunun üzerinden amını okşamaya başladı. Annem bacaklarını sıkıp bırakıyordu. Teyzem de eliyle eniştemin sikini sıvazlayıp 31 çekmeye çalışıyordu. Ama enişteminki gerçekten çok büyüktü teyzem bir ara iki eliyle tuttu yinede eniştemin sikinde tutulacak yer kalmıştı.
Teyzemin tam bir orospu olduğunu söylemiştim. Ağzına almaya başladı ama hepsini alması mümkün değildi. Annem de alttan eniştemiz taşaklarını okşamaya başladı enişte bey iyice mayıştı. Arkaya doğru yaslandı ve eliyle annemin amını okşamaya devam etti.
Annem yarrağa doğru eğildi. Teyzem öyle iştahlı ağzına alıyordu ki kendinden geçmişti. Annem dürterek
— Kız bana da ver! Sen nasılsa her akşam oynarsın bununla, dedi. Teyzem öyle dalmış ki birden sıçradı ve
— Ne dedin anlamadım, dedi. Gülüştüler. Eniştem
— Ulan karı, ben her zaman yanındayım bırak da kız nasiplensin azcık, dedi.
Teyzem yarağı bıraktı ve annem ağzına almaya başladı. Ama o kalın yarağı almak o kadar kolay değildi. Eniştem zevke gelmiş annemi yarrağına doğru bastırmaya başladı. Bir yandan da diğer eliyle kucağına yatan annemin götünü okşuyordu. Annemin götü gerçekten çok güzeldir uyurken çok defalar ellemişimdir. Annemin kalçalatını sıktıkça ben de zevkten kuduruyordum. Eniştem
— Baldız, yeter artık doymadın mı daha, dedi. Annem ağzına almayı bıraktı ve eniştem
— Hadi kalk ayağa, dedi.
Annem ayağa kalktı eniştemin dizleri önünde. Eniştem ellerini kalçalarına attı, eteğini yukarı sıyırmaya başladı. Bu arada annemin göbeğini yalıyordu. Annem o kadar kıvama geldiki nerdeyse ayakta duramıyor eniştem elleriyle ona destek oluyordu. Eniştem önden elini bir soktu ki annemin amı ve götü ellerinin içinde yok oldu. Eliyle sıkıyordu ki annem inlemeye başladı. Teyzem de
— Sus kız, tolga duyacak şimdi dedi. Eniştem bunun üzerine
— Sahi bu çocuk hiç kalkmaz mı ya, dedi. Kalkarsa boku yedik naparız, dedi. Teyzem de
— O da bize katılır. Onun canı yok mu, dedi. Annem de
— Yapma ya! Beni mi sikecek, dedi.
— Kızım ensest değil miyiz? Yapacak elbet! Sadece seni değil, benim karıyı da sikecek. gerçi o kadar büyüdü mü o, dedi. Teyzem de
— Hem de ne büyümek! Bir yarrak var seninkine yakın valla, deyince
— Bak sen! Nerde gördün kız sen, dedi eniştem. O da
— Banyoda bir gün sesler geliyordu. Size gelmiştim. Sen içerdeydin, dedi anneme. Su içmeye kalktım. banyo önünden geçerken sesler duydum eğilip baktığımda 31 çekiyordu seninki, dedi. Eniştem
— Eee çok mu büyüktü bu kadar yahu? Etkilenmiş gibi anlatıyorsun, dedi. Teyzem de
— Valla bir kadını doyuracak kıvamda geldi bana, dedi. Annem de
— Evet, doğru enişte. Bayağı büyüdü tolga, değişti. Ben çok gördüm, dedi. Banyoda, yatarken, uyurken, şortun arasından hep görüyordum dedi.
Içimden bir ses beni de çağırın diye yalvarıyordu ama eniştem
— Durun bakalım daha erken. Hele biraz daha palazlansın ondan sonra bakarız, dedi ve hayallerim suya düşürdü. Bırakın şimdi bunları baldız. Kaynatma muhabbeti de ver artık, dedi. Annem
— Ne acelen var, sabaha kadar vakit var, dedi.
Annem hala ayaktaydı. Eniştem dişleri ile annemin külodunu aşağı indirdi. Sonra da bir çırpıda eteğini çıkardı. Annemin üzerinde sadece tişört ve içinde sütyeni kalmıştı. Eniştem önce tişortü çıkardı. Annemi yanına oturttu ve sütyenin üzerinden göğüslerini sıkmaya başladı. Annemim göğüs uçları dut kadar oldu. Zaten büyük ve dikti. Hepten dimdik olmuştu.
Teyzem ikinci planda kalmıştı ama oda kocasının elleyebildiği yerlerini elliyordu. Eniştem annemin belinden tuttu ve
— Hadi bakalım! Çık üstüne şunun, dedi. Annem
— Nasıl olcak enişte? Hepsini alamam ben. Aşağı yatayım, sen yavaş yavaş gir, dedi. Eniştem annemi kendine doğru bir hışımla çekti.
— Hadi kız nazlanma sen nelerini alırsın bu azgınlıkla, dedi ve annemi bir hışımla bacaklarının üstüne oturttu. Annem
— Dur canımı yakma, yoksa vermem, dedi.
Teyzem de annemi bastırmaya başladı. Zorla tecavüze döndü olay. Annem bağırmaya başladı. Odamdan çıkıp olaya mudahele etmek istedim ama eniştem döver korkusu ile çıkamadım.
Annem ağlıyordu.
— Zorla olmaz ki canım! Ne güzel alıştıra alıştıra yapıyorduk, birden bu şiddet niye? Ben orospu muyum? Orospuya bile böyle yapılmaz, dedi. Eniştem
— Haklısın özür dilerim, dedi ve saçlarını okşamaya başladı. Napıyım kızım ne zamandır bu anı bekliyordum? Çok güzelsin. Seni bulunca bir an önce becermek istiyorum, dedi. Teyzem de
— Kızım azdırdık adamı, artık vereceğiz çaresi yok, dedi. Annemde
— Ben vermiycem demedim ki. Ama her şey güzellikle olsun. Ne o öyle tecavüz eder gibi, dedi. Eniştem
— Neyse, hadi boşverin. Artık işimize bakalım, dedi. Annem bunun üzerine
— Ver bakalım şunu, nasılmış görelim, deyip eniştemin baldırlarına oturdu.
Annem ayaklarını oturdukları kanepeye basıp eniştemin o kalın yarrağının üztüne oturmaya çalıştı. O kadar kalın dı ki annem zorla oturuyordu. daha kafası girmemişti annem
— Off, canım yanıyor. Sırılsıklam oldum ama yine de girmiyor bu, dedi. Eniştem
— Acele etme güzelim. Hepsi senin, sana feda olsun, deyip güldü. Teyzem
— Kızım sen bana sor. Sen bir kere alıyon, ben her gece alıyorum onu, dedi.
Annem yavaşça yukarı aşağı zıplamaya başladı. Eniştemin yarrağının kafasından sonraki bölümü içine almaya başladı. Teyzem
— Kız iyi gidiyorsun, ben bu kadar rahat alamıyorum, deyince eniştem de
— Eee, kaç senedir hasret bırakta olsun o kadar, dedi.
Annem gerçekten azimliyidi ve hepsini almaya kararlı görünüyordu. Bir müddet sonra annem eniştemin baldırlarına kadar oturmaya başladı. İnanılmaz bir görüntüydü! O kocaman yarrak bir çıkıyor, bir kayboluyordu. Annemden bembeyaz sular akmaya başladı. Anlaşılan gelmişti ama almaya devam ediyordu. Eniştemin gelmeye niyeti yoktu. Annem biraz daha zıpladıktan sonra bitkin bir halde "ohhh" diyerek eniştemin üstüne kapaklandı.
Eniştem ellerini annemin kalçalarında gezdirmeye başladı ve parmaklarını annemin göt deliğine sokmaya çalıştı. Annem bitkin olduğu için tepki vermiyordu eniştemin göğsüne kapandığı için. Eniştem teyzeme arkadan yapıcam işareti yapıyordu. Teyzem de sen söyle gibilerinden hareketler yapıyordu. Eniştem
— Baldız önün tadını aldık, bi de arkanın tadına bakalım, dedi. Annem
— Enişte dur, kendime geleyim. Hayatımda ilk defa böyle bir yarrak aldım içime. Böbrek yataklarımda hissettim valla. Abla sen nasıl dayanıyorsun ya, deyince gülmeye başladılar. Eniştem teyzeme
— Kalk kız krem bul, dedi. Annem de
— Ecza dolabında var, al, dedi. Ama ecza dolabı benim odamdaydı. Teyzem de
— Nerede dolap, deyince
— Tolganın odasında. Çaktırmadan gir içeri, al hemen gel, dedi annem.
Teyzem yarı çıplak odama gelicekti. Heyeceanlandım ve hemen yatağıma yattım ama teyzem çıplak değildi. Sadece üzerine elbisesini giymişti. Odaya girdi. Işığı yaktı. Ecza dolabı biraz yüksekteydi. Sandalyeye çıkıp alması gerekiyordu. Nitekim öyle yaptı. Ben de fırsat bu fırsat hemen dikizlemeye başladım.
Teyzemin götünü alttan bakınca hiç görmemiştim. Çok güzel görünüyordu. Ecza dolabında kremi almak bu kadar uzun sürmese diye düşünüyordum. Teyzem sanki bilerek sandalyeden inmiyor, bana frikik veriyordu.
Sonra indi. Benim başımı okşadı. Uyur numarasını her zaman iyi yaparım. Teyzem bana
— Uyu uyu da malın iyice büyüsün, sonra gel teyzeni yarağa doyur, dedi. Duyduklarıma inanamıyordum teyzem beni arzuluyordu.
Elini benim alete attı. Sabahtan beri kalkık olan sikim taş gibiydi. Teyzem sikimi sıvazlamaya başladı. Zaten 1-2 dokunsan gelecek olan sikim öyle bir patladı ki teyzem ne yapacağını şaşırdı.
— Eyvah geldi oğlan, dedi ve alelacele odadan çıkıp kapıyı kapattı.
Annemlerin yanına oturdu. Kremi açtı. Eliyle annemin göt deliğine sürdü. Sonra da eniştemin yarağına sürmeye başladı. İlginç olan annem yarım saat enişteminkini içine aldı. Boşaldı ama eniştemde hala tık yoktu. Ben olsam şimdiye en az 5 defa gelmiştim diye düşündüm.
Eniştem annemi kanepeye doğru domalttı, eliyle sikinin kafasını sıvazladı ve annemin o daracık göt deliğine dayadı. Girmesi imkansızdı. Teyzem
— Kızım bugüne kadar bana çok denedi ama bir türlü alamadım. Bakalım sen ne yapıcan, dedi. Annem de
— Ben de ilk defa alıyorum. Bilmiyorum. Acırsa bırak deyince bırakırsın enişte, tamam mı, dedi. Eniştem
— Karı sen önden de alamıyorsun ki bunu, deyince teyzemin yüzü düştü. Morali bozulmuştu anlaşılan. Zaten alabilseydi, eniştem anneme göz koyar mıydı? Kimbilir, belki de annem yerine teyzemi almadı diye dert yanıyordur içinden.
Eniştem yarağının kafasını iyice bastırmaya başladı. Annem acının etkisiyle bağırmaya başladı ama eniştem duracak gibi görünmüyordu.
— Kızım dur, bir alışsın gerisi gelecek. Sık azcık dişini. Sen de sabahtan beri alıyorsun şimdi de alırsın, dedi.
— Ama çok acıyor, diye dert yandı annem.
Zavallı annem o yarağı almak gerçekten zordu ve yüzüne bakılırsa gerçekten acı çekiyordu. Ama ben yine de müthiş zevk alıyordum sikilien annem olmasına rağmen.
Eniştem
— İyice alıştı. Bak şimdi, hepsini sokucam hazır mısın baldız, dedi. Annem de
— Sok artık, bitsin bu işkence, dedi.
Eniştem iyice abanmaya başladı. Annem bağırdı. Teyzem de
— Sus kız! Tolga uyanacak şimdi. Zaten az once yanına gidince bir yokladım, siki kazık gibi olmuş. Bir iki zıvazladım, patladı pezevenk, dedi. Gülmeye başladılar. Eniştem
— Ulan karı, senden korkulur. Uyuyan çocukla ne işin var? Boşuna pislendi çocuk, dedi.
Benden konuşmaları hoşuma gitmişti. Eniştem
— Nasıl bari? İyice mi salatalığı, dedi. Teyzem de
— Valla, şimdi çağırıcam. O da beni siksin. Benim yüzüme bakan yok, dedi. Eniştem bunun zerine
— Karı, benim gelmeye niyetim yok. Birazdan seni alıcam altıma dedi.
Eniştemim git gelleri hızlanmıştı. Annem de ilkinde olduğu gibi feryat etmiyordu.
— Getirelim mi kız, ister misin, dedi. Annem başını isterik bi şekilde salladı.
Teyzem annemin amını okşamaya başladı eniştem köklüyor teyzem parmaklıyor annem zevkten çıldırtıyordu. Çok geçmedi ki annem titreyerek boşaldı. "Bu akşamı ömrüm boyunca unutmayacağım" dedi ve kanepeye uzandı.
Belli ki annem bitmişti. Eniştem "Baldız geldi. Sıra sende hatun. Gel bakalım" dedi. Her zaman alışık olduğu vücüda öpücükler kondurmaya başladı. Teyzem inlemeye başladı. Eniştem teyzemi annemin yanına yatırdı ve bacaklarını omzuna aldı. Yarrağını öyle bir kökledi ki teyzem çığlık atarak
— Yavaş, çok canımı yakıyorsun. Her seferine bunu yapmak zorunda mısın be adam, dedi. Eniştem de
— Kızım seni böyle sikmek hoşuma gidiyor dedi. Ama biraz daha bağırın da tolga uyansın ister misiniz dedi. Annemde
— Sakın ha! Uyanırsa ayıp olur. O da isterse naparız sonra dedi.
Bu duyduklarım beni cesaretlendiriyordu. Bir yolunu bulup katılmalıydım onlara. Aklıma bir fikir geldi: gözlerimi ovarak uykulu numarası yapıp odadan çıkmak ve onları görünce olaya katılmak.
Tüm cesaretimi toplamalıydım ama eniştemin teyzemi sikişini seyretmek istiyordum. Çünkü eniştem gerçekten iyi bir sikiciymiş, onu fark ettim.
Teyzem
— Yeter artık! Gel be adam. Siktin belamızı, dedi. Teyzem sarsılarak geldi ama eniştemin hala gelmeye niyeti yoktu. Teyzeme
— Seni de götten sikecem bu akşam. Bak kardeşin nasıl aldı. Sen niye alamayasın, dedi ve teyzemin götünü kendine doğru çevirdi.
Teyzem istekli değildi ve karşı koyuyordu. Eniştem de
— Sus be kadın domal zorluk çıkarma bana, dedi. Teyzem
— Hayır, istemiyorum zorla mı be adam, deyince kapışmaya başladılar. Annem de olaya müdahele etmek istedi.
— Abla ne var bunda? Yavaşça alırsın işte, dedi.
Teyzem inat ediyordu. Eniştem en sonunda "Ehhh yeter ama", dedi ve teyzemin kalçasını iki eliyle kavradı. Teyzem yan yatar pozisyonda iken
— Zorla mı istiyon, al o zaman, dedi teyzem bağırmaya başladı. Eniştem
— Sus! Tolga duyacak, dedi. Annem de
— Evet abla duyacak şimdi, dedi.
Eniştem yarağının kafasını teyzemin göt deliğine dayadı. Krem istedi. Annem de hemen verdi. Eniştem "Sen sür" dedi. Annem de parmaklarına sıkıp teyzemin deliğine sürmeye başladı. Eniştem "Bana da sür. Kurumuş bu yarak" dedi. Annem eniştemin yarrağına da sürdü. Eniştem gerildi ve öyle bir geçirdi ki teyzem feryat figan...
Tam bu sırada çıkmalıyım dedim ve kapıyı açıp çıktım. Onlar bana ben onlara bakıyordum. Gözlerimi ovarak
— Ne oluyor burada ya, dedim. Eniştem
— Gel lan piç kurusu, sen de katıl. Zamanı geldi artık, dedi.
Ben yanlarına doğru yöneldim annem kanepenin örtüsü ile açıkta kalan yerlerinin hiç olmazsa bir kısmını kapatmaya çalışıyordu.
— Anne boşuna uğraşma. O örtüyle yaptığın ayıbı kapatamazsın, dedim. Annem ağlamaya başladı. Hemen yanına gittim.
— Ama sende haklısın. Kaç senedir erkeksiz yaşıyorsun. Kızmıyorum sana ama bana gelebilrdin bu konuda. Ben sana yardımcı olurdum, dedim. Annemin gözlerinin içi parladı sanki bu bakış bundan sonraki günlerde benime beraber olacağını anlatmaya yetmişti.
O akşam bende aralarına katıldım. 4 kişi sabaha kadar sikiştik ve ondan sonraki günlerde bazen yalnızca annemi bazen teyzemi bazen de ikisini birden siktim.
submitted by ferreisawesome to u/ferreisawesome [link] [comments]


2020.05.04 12:37 avukatbesler İş Kazası Hakkında Bilinmesi Gerekenler

İş Kazası Hakkında Bilinmesi Gerekenler
İş Kazası Nedir?
İş kazası; bir işverene bağlı olarak çalışan işçinin, yaptığı iş esnasında geçirdiği kaza nedeniyle fiziki ya da psikolojik kayıplar yaşamasıdır. İş kazası nedir sorusunun cevabı 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu madde 13 içerisinde tek tek sayılmıştır. Bu haller şu şekilde sıralanabilir:

  • Kazanın iş yeri sınırları içerisinde gerçekleşmesi,
  • İşveren tarafından yürütülmekte olan iş sebebiyle gerçekleşmesi,
  • İşçinin görevli olarak gönderildiği iş yeri dışında bir yerde kaza geçirmesi,
  • Emziren kadın çalışanın çocuğuna süt verme saati içerinde kaza geçirmesi,
  • İşçinin işveren tarafından sağlanan araç hizmeti sırasında kazaya yakalanmasıdır.
İş kazası örnekleri kanunda sayılanlar ile sınırlı değildir. Bunların dışında işin görülmesi esnasında gerçekleşen merdivenden düşme, trafik kazası geçirme vb. durumlarda iş kazası kapsamına girmektedir.
İş Kazası Tutanağı Nasıl Tutulmalıdır?
Kaza meydana geldiğinde ivedilikle tutanak altına alınmalıdır. Kazanın meydana geldiği tarih ve saat, oluş şekli, şahit olan kişilere tutanakta yer verilmelidir. İş kazası tutanağı açılacak maddi ve manevi tazminat davasında önemli rol oynayacaktır. İşverenler tutanakları genelde kendi kusurlarını gizleyecek şekilde düzenlemektedir. Bu nedenle tutanaklarda işçi aleyhine yazılan hususların aksinin ispatı için alanında uzman bir iş kazası avukatı ile çalışılması önemlidir.
İş Kazası Bildirimi Nasıl Yapılır?
İş kazası bildirimi SGK’nın sitesinden elektronik ortamda yapılabilmektedir. Bunun dışında kurumun sitesindeki bildirim formunu doldurarak veya kendiniz hazırlayacağınız bir dilekçe ile de SGK’ya kazayı bildirebilirsiniz.
Kaza kurum tarafından öğrenildikten sonra olayın araştırılması için müfettiş görevlendirilir. Kurum ayrıca işçiye çalışamadığı günler için geçici iş göremezlik ödeneği bağlar ve tedavi masraflarını karşılar. İş kazası avukatının kurum tarafından belirlenen maluliyet oranının doğruluğunun incelenmesi ve gerekirse itirazda bulunması büyük öneme sahiptir. Bu şekilde olası hak kayıplarının önüne geçilebilmektedir. İş kazası avukatı aynı zamanda kazadan sorumlu olan kişilerin cezai ve hukuki sorumluluklarının belirlenmesi konusunda da danışılması gereken ilk kişidir.
İş Kazası Bildirim Süresi Ne Kadardır?
İş kazası bildirim süresi kaza tarihinden itibaren 3 iş günüdür. Bu süre içerisinde işveren tarafından SGK’ya başvurularak bildirim yapılmalıdır. Aksi takdirde işçi herhangi bir zaman sınırlamasına tabi olmaksızın kazayı SGK’ya bildirebilir.
İş Kazası Bildirmeme Cezası Ne Kadardır?
Üç günlük süre içerisinde iş kazası bildirmeme cezası oldukça yüksektir. Süresi içerisinde bildirim yapmayan işverenlere 2020 yılı için en az 4688 TL en çok 9376 TL ceza verilmektedir. Ceza miktarı iş yerinin tehlike sınıfına ve çalışan sayısına göre değişmektedir.
Bazı durumlarda işverenlerce SGK’ya bildirim yapılmamakta ve olay kapatılmaya çalışılmaktadır. Bu şekilde işçinin kaza nedeniyle maddi ve manevi tazminat davası açması ve kolluğa şikayette bulunması engellenmeye çalışılmaktadır. Böyle bir durum söz konu olduğunda iş kazası avukatının önemi bir kez daha anlaşılmaktadır. İşveren bildirimi zamanında yapmaz ise bildirim işçi veya iş kazası avukatı tarafından kuruma yapılmalı ve şikayet süresi içerisinde kolluğa iletilmelidir.
İş Kazası Geçiren İşçinin Hakları Nelerdir?
İşçinin tedavi masrafları SGK tarafından karşılanır ve geçici iş göremezlik maaşı bağlanır. İşçi meslekte kazanma gücünü en az yüzde 10 oranında kaybetmişse kendisine sürekli iş göremezlik maaşı ödenecektir. Bunların dışında işçi kendisinin ve yakınlarının uğradığı maddi ve manevi zararların tahsili için işverene karşı dava açabilecektir.
İş Kazası Tazminat Hesaplama Nasıl Yapılır?
İş kazası tazminat hesaplama teknik ve detaylı bir konudur. Maddi tazminat hesaplanırken işçinin kaza olmasa idi elde edebileceği gelir hesaplanarak, uğramış olduğu iş gücü kaybı nedeniyle mevcut durumda elde edeceği gelir arasındaki fark tespit edilir. İş kazalarında tazminat hesaplamasına etki eden en önemli faktörler işçinin ücreti, maluliyet oranı, yaşı ve kusur oranıdır. Bu nedenle alanında uzman bir iş kazası avukatı tarafından işçinin ücret miktarının ispatı ve kusur oranı bakımından gerekli savunmaların yapılması gerekmektedir.
Manevi tazminat hesaplamasında ise uğranılmış olan ruhsal çöküntünün bir nebze giderilmesi amaçlanmaktadır. İşçiler çoğu zaman zorlu ve acılı tedaviler geçirmekte, kendisi ve yakınları psikolojik olarak yıpranmaktadır. Bu nedenle uğranılan elem ve ıstırabın büyüklüğüne göre hakim tarafından takdiri olarak manevi tazminat miktarı belirlenmektedir. Olayın koşullarına göre işçinin yakınları için de manevi tazminat talebinde bulunulması mümkündür.
İş Kazası Raporu Maaştan Kesilir Mi?
İşçiye SGK tarafından geçici iş göremezlik maaşı bağlanmaktadır. Ancak sürekli iş göremezlik geliri genellikle işçinin ücretinin altında olmaktadır. Bu nedenle işveren işçinin istirahatte olduğu süre boyunca geçici iş göremezlik maaşını mahsup ederek işçinin ücretini ödemek zorundadır.
Sigortasız İşçi İş Kazası Geçirirse Tazminat Alabilir mi?
İşe başlayan işçinin sigortasının başlatılması işverenin yükümlülüğüdür. İşverenin bu yükümlülüğünü ihlal etmiş olması iş kazası geçiren işçinin haklarını alamayacağı anlamına gelmez. Sigortasız işçi veya yakınları hastane polisine iş kazası geçirdiğini bildirerek şikayetçi olmalı ve doktorundan raporunu iş kazası olarak düzenlemesini istemelidir. Bunlar yapılmamış olsa dahi iş kazası tespit davası açılarak, kazanın iş kazası olduğunun ispatı mümkündür.
İş Kazası İfade Değiştirme Mümkün Müdür?
Yüksek tazminatlar ödeyebileceğini ve hakkında soruşturma başlatılacağını bilen bazı işverenler olayın üstünü örtmeye çalışmaktadır. Bunun için işçiye baskı yaparak şikayetçi olmaktan vazgeçirmekte ya da işçiye bir miktar para vaat ederek iş kazası olmadığı yönünde ifade verdirmektedir. İşçi bu şekilde ifade vermiş olsa dahi dava açma ve tazminat alma hakkı mevcuttur. Zira iş hukukunda işçi lehine yorum ilkesi mevcuttur ve iş kazasının başkaca delillerle ispatı mümkündür. Bu nedenle iş kazası geçiren işçinin hastanede veya karakolda verdiği ifadesini değiştirerek, tazminat davasında başka bir ifade vermesi mümkündür.
İş Kazası Zamanaşımı Süresi Ne Kadardır?
İş kazası zamanaşımı kazanın gerçekleştiği tarihten itibaren 10 yıldır. Ancak kazanın aynı zamanda suç teşkil etmesi durumunda, zamanaşımı süresi işlenen suça ilişkin zamanaşımı süresinden az olamaz. İş kazası avukatı tarafından kısmi dava açılması halinde, zamanaşımı süresi dolmadan ıslah yoluna başvurulması gerekmektedir.
İş Kazası Geçirdim Tazminat Alabilir miyim?
Sürekli iş göremezlik geliri için en az %10 iş gücü kaybı aranmakta ise de tazminat davaları bakımından böyle bir şart bulunmamaktadır. Hemen hemen tüm iş kazalarında işçi maddi ve manevi zararlara uğramakta dolaysıyla tazminat davası açmaya hak kazanmaktadır.
İş kazalarına bakan avukatlar, kaza nedeniyle maddi ve manevi tazminat davalarının açılması, takibi ve icra yoluyla tahsili konusunda uzmandır. Kaza sonucu işçinin ölümü halinde yakınları tarafından açılacak destekten yoksun kalma tazminat davası da iş kazası avukatının uzmanlık alanlarından biridir. Bu tür davalar en iyi iş kazası avukatı aracılığıyla takip edilebilir. Zira hukukta belirli bir alanda uzmanlaşma son derece önemlidir.
Besler Hukuk Bürosu olarak uzman avukat kadromuz ile kaza geçiren işçi müvekkillerimize her türlü desteği sağlamaktayız. Uzman iş kazası avukatlarımız tarafından gerekli dava açma işlemleri hızlı ve etkili bir şekilde yerine getirilmektedir. Müvekkillerimizin hak kayıplarının önüne geçerek ve hak ettikleri tazminat tutarlarını almalarına yardımcı olmaktayız.
Kaynak: https://www.besler.av.tcalisma-alanlarimiz/is-kazasi-avukati-is-kazasi-avukatlarina-danisma/
submitted by avukatbesler to u/avukatbesler [link] [comments]


2020.04.07 00:00 johofilm 7 Nisan 2020 TV Dizi Film Önerisi

7 Nisan 2020 TV Dizi Film Önerisi

7 Nisan 2020 TV Dizi Film Önerisi listesi ile yılın ilk aylarında 7 Nisan 2020 TV Dizi Film Önerisi derledik. 7 Nisan 2020 TV Dizi Film Önerisi listemize bir göz atın. Aile izle - Aksiyon izle - Macera izle - Animasyon izle - Bilim Kurgu izle - Biyografi izle - Dram izle - Fantastik izle - Gerilim izle -

13.Cuma Filmi

📷 13.Cuma Filmi Konusu: 13. Cuma, karanlık bir gücün ortaya çıkmasına neden olan genç bir kadının başına gelenleri konu ediyor. Genç bir kadın, Tekasas’ın güneyinde yaşadığı evinde, başka bir dünyaya açılan şeytani bir cihaz bulur. Cihazın ne olduğunu anlamaya çalışan ve bu yüzden cihazı kullanan kadın, karanlık bir varlığın yeniden ortaya çıkmasına neden olur. Yıllar önce 13. Cuma gülen ölen öfkeli bir ruh, artık genç kadına musallat olmuştur. Saf bir kötülük tarafından inşa edilen evde kalan genç kadın, kendisine musallat olan lanetten kurtulmak için en büyük korkuları ile yüzleşmek zorunda kalacaktır. 13.Cuma izle 13.Cuma izle - 13.Cuma izle - 13.Cuma izle - 13.Cuma izle - 13.Cuma izle - 13.Cuma izle - 13.Cuma izle 13.Cuma izle - 13.Cuma izle - 13.Cuma izle - 13.Cuma izle - 13.Cuma izle - 13.Cuma izle - 13.Cuma izle 13.Cuma izle - 13.Cuma izle - 13.Cuma izle - 13.Cuma izle 13.Cuma izle -

Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak Filmi

📷 Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak Filmi Konusu: Acemi Kaşifler: Görevimiz Kocaayak, efsanevi bir yaratığın varlığını ispat etmek için zorlu bir maceraya atılan Simon ve Nelly’nin hikayesini konu ediyor. Yerel bir üniversitede asistan olan Simon Picard, kocaayak ile ilgili araştırma yapmaktadır. Simon, kendisine kimse inanmasa da, pek çok ülkede kocaayağı andıran canavarların olduğunu düşünür ve bunu ortaya çıkarmaya karar verir. Bu süreçte bir hayırseverin desteğini alan Simon, teorilerini kanıtlamak için yola koyulmaya hazırlanır. Bu sırada Simon’ın yolu acemi bir dedektif olan Nelly Maloye ile kesişir. Hayatında bir değişiklik arayan Nelly, kocaayağın varlığını ortaya çıkarmak için Simon ile birlikte gitmeye karar verir. Bir kaşifin eski bir günlüğünü rehber alan Simon, Nelly ile birlikte dünyanın yarısını dolaşır. Sonunda kendilerini eski çağlardan kalma bir yerde bulan ikili, efsanevi yaratığın inine doğru ilerlerken, bir dizi tehlike ile karşı karşıya kalır. Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak izle Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak izle - Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak izle - Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak izle - Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak izle - Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak izle - Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak izle - Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak izle Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak izle - Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak izle - Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak izle - Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak izle - Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak izle - Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak izle - Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak izle Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak izle - Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak izle - Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak izle - Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak izle Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak izle -

Anna Filmi

📷 Anna Filmi Konusu: Anna, işinde oldukça başarılı olan suikastçı bir kadının hikayesini konu ediyor. Anna Poliatova, temelde bir suikastçıdır ama asla normal bir suikastçı değil. Onun çarpıcı güzelliğinin altında altında dünyanın en korkulan hükümet suikastçılarından biri yatar. 24 yaşında olan Anna’nın kim olduğunu ve içinde kaç kadın saklandığını kimse bilmemektedir. Genç kadın, Moskova'da pazardaki sıradan bir satıcı mı, Paris’te yaşayan bir model mi, yozlaşmış bir polis mi, yoksa sadece zorlu bir satranç oyuncusu mu? Onun gerçekte kim olduğunu bilmek için oyunun sonuna kadar beklemek gerekecektir. Anna izle Anna izle - Anna izle - Anna izle - Anna izle - Anna izle - Anna izle - Anna izle Anna izle - Anna izle - Anna izle - Anna izle - Anna izle - Anna izle - Anna izle Anna izle - Anna izle - Anna izle - Anna izle Anna izle -

Aile Arasında izle Filmi

📷 Aile Arasında Filmi Konusu: 21 yıllık ilişkileri aynı gün noktalanan nevrotik Fikret ile müzikhol vokalisti Solmaz komik bir tesadüfle tanışır. Solmaz’ın kızı Zeynep, Adanalı sevgilisiyle evlenmeye karar verince her şeyden korkan Fikret, kendini bir anda hayatının rolünü oynarken bulur. Aile arasında olması planlanan nikah, damadın ailesinin ısrarıyla büyüdükçe büyür. Bu ekip düğün hazırlıkları boyunca silahlı, geleneksel, kebapçı zinciri sahibi Adanalı aileyle anlaşabilecek ve bu düğün bir terslik çıkmadan yapılabilecek midir? Aile Arasında izle Aile Arasında izle - Aile Arasında izle - Aile Arasında izle - Aile Arasında izle - Aile Arasında izle - Aile Arasında izle - Aile Arasında izle Aile Arasında izle - Aile Arasında izle - Aile Arasında izle - Aile Arasında izle - Aile Arasında izle - Aile Arasında izle - Aile Arasında izle Aile Arasında izle - Aile Arasında izle - Aile Arasında izle - Aile Arasında izle Aile Arasında izle -
Korku izle - Komedi izle - Polisiye izle - Romantik izle - Savaş izle - Tarih izle - Western izle - Dizi izle - Dizi Haber - Haberleri - Film -
submitted by johofilm to u/johofilm [link] [comments]


2020.02.28 08:25 allemel Kuzenim Hande Abla Seks Hikayeleri

Bu hikaye http://sekshikayeleri.top sitesinden alınmıştır. Lise sona yeni geçmiştim, Fatih’te dedemden kalma ahşap evin üst katında oturuyorduk. Babam memurdu, annem evkadını. Ablam iktisat fakültesine o yıl girmişti. Kuzenim Hande abla sık sık Adapazarı’ndan İstanbul’a gelir, bizde kalırdı. Senelerdir Hande abla gelince benim odamda yatardı, ben de salondaki kanepede. Şikayetçi olmazdım hiç bu durumdan; odamdan almam gereken bir şey olduğunda serbestçe girebiliyordum nasıl olsa. Hele Hande Abla uyuyorsa… Gecelik giymezdi hiç; uyurken sütyen de takmazdı. Açık kumral saçları, bembeyaz teni, dolgun göğüsleriyle güzel sayılabilecek bir fiziği vardı. Uzun uzun seyrederdim onu uyurken, sonra da onu siktiğimi hayal ederek 31 çeker boşalırdım tabii. Okula devam ederken aynı zamanda büyük kulüplerimizin birinde basketbol yıldız takım oyuncusuydum; babam okulu aksatmamam şartıyla razı olmuştu spor yapmama. Bir maç sırasında ciddi bir sakatlanma yaşadım; sol bacağımda lif kopmuştu. Babam çok bozulmuştu bu sakatlığa, tam da Mayıs ayında imtihan döneminde oluşumuz sinirlendirmişti onu. Çalan kapı ziliyle Hızır gibi yetişmişti Hande Abla! Ama sakatlığım, ciddi bir yatak istirahati gerektirdiği için, odamı verememiştim sevgili Hande ablaya, bu kez salonda yatan o olacaktı mecburen… Ertesi sabah uyandığımda, Hande abla bornozla benim odamdaydı, herkes salonda kahvaltı masasında olduğundan mecburen benim odamda giyinecekti! Önce benim uykuda olduğumdan emin olmak için üzerime doğru eğilip baktı; nemli sabun kokusu beni çıldırtmaya yetmişti, taş gibi olan sikimde nabız atışlarımı hissediyordum. Bana arkası dönük bornozu çıkarttı, apışarasını iyice kurulayıp, külodunu giymek için domaldı. Açık kaherengi göt deliğinin altında kılsız amcığının etli dudaklarını görünce sikim külodumu yırtacak hale gelmişti. Hande Abla giyinip odamdan çıkınca, ufak bir elyardımıyla inanılmaz bir patlama ile boşalıp tekrar yatıp uyudum. Akşam saatlerinde gelen bir telefonla anneannemin rahatsızlanıp hastaneye yatırıldığı haberiyle, annem ve babam ani bir kararla Adapazarı’na gitmek zorunda kalmışlar. Sabah uyandığımda, ablam da çoktan okula gitmişti. Elimi yüzümü yıkayıp topallayarak salona doğru yürürken, fısıltı halinde konuşmalar duydum. Sessizce salona yaklaştığımda, Hande ablanın telefonla konuştuğunu duydum, “Evett! evettt! Sok artık yarrağını içime! Geçirrrr! Amımı götümü doldur o koca sikinle!” diye konuşuyordu. Salonun kapısını hafif araladığımda, elindeki hıyarı götüne sokup çıkarmaktaydı… Şaşkınlıkla kapıyı kapamamla çıkan gürültü Hande ablanın paniklemesine yetmişti. Odama dönüp yatağa uzandıktan sonra uzun bir sessizlik oldu. Yarım saat kadar sonra odamın kapısı yavaşca açıldı. Az önce gördüğümde çırılçıplak olan Hande ablam giyinik olarak karşımdaydı. Bana, “Ne diyeceğimi bilemiyorum…” derken sesi titriyordu, “Kimseye birşey söyleme n’oolur Yılmaz!” dedi. Hiç konuşmadan elimi uzattım. Yanıma geldi, yatağımın kenarına oturup elimi tuttu. Ben de yan dönüp diğer elimi apışarasına koydum, titrediğini hissettim. Yüzüme eğilip dudaklarımdan öpmesiyle ok yaydan çıkmıştı artık, bacağımdaki sakatlığı bile hissetmez olmuştum. İkimiz de süratli bir şekilde çırılçıplak soyunduk. Hande ablam deneyimlerini kullanıp idareyi ele almıştı; önce üzerime ters uzanıp 69 oldu, yarağımı yalamaya başladı. Ben de onun amını çılgın gibi yalıyordum. Amının dolgun dudaklarını ağzıma doldurup emdikçe, Hande abla üzerimde inleyerek kıvrana kıvrana boşaldı, çığlıklar atarak… Ablamın okuldan gelmesi yaklaşınca kalktı yatağımdan, heryanı titriyordu. Annemlerin dönüşüne kadar, her sabah Hande ablayla, ablamın okula gidişiyle sevişmeye başlıyorduk. Hande abla ikinci günden itibaren kremlediği götünü de siktirdi bana, ama bakireliğini korudu kararlılıkla! Telefonda seks yaptığı sevgilisi hakkında sorduğum soruları yanıtlamamıştı, ama dört gün boyunca götünden çılgınca sikişmişti benimle… Gidişine alışamamıştım, rüyamda sikişiyordum Hande ablamla sürekli. Yıllar sürecek bir ilişkinin başladığını bilemezdim. Hande ablayla yaşadıklarımızın üzerinden iki ay kadar geçmiş, yaz tatili başlamış, sakatlığım epey düzelmişti. Son rahatsızlığından sonra anneannem maalesef yatalak durumdaydı, Adapazarı’nda oturan Hacer Teyzem, annemin teyze kızları Macide ve Hande ablamlar dönüşümlü olarak ilgileniyorlardı anneannemle. Temmmuz başlarında anneannemi ziyaret bahanesiyle Adapazarı’na gittim, esas amacım Hande abla’mı sikmekti tabii ki! Anneannem felç nedeniyle tam konuşamıyordu, ama beni görünce ne kadar sevindiği gözlerinden okunuyordu. Anneanemin evi tek katlıydı; bir oda, bir banyo da çatı katında vardı. Ben orada kalmayı istedim, teyzemin ısrarlarına direnip kaldım da… İkinci gecenin sabahında sikimde serin bir ıslaklıkla uyandım; Hande abla yanıma dizçökmüş, boxerimden çıkardığı sikimi yalamaktaydı! Uyanıp irkilmemle gülerek, “Korkma kimse yok evde! Teyzem zaten kalkamaz!” dedi. Doğrulup dudaklarına yumuldum, aceleyle soyunduk. Biribirimizi açlıkla yalarken inliyorduk. Hande abla, “Yılmaz’ım, hep seni düşledim! Beni bağırta bağırta sikkk!” diyordu. Hande abla sikimi ve götünü iyice kremleyip beni yatırdı, üzerime çıkıp yarağımın üzerine aniden çökmesiyle inledik beraberce. Hızlı bir tempoyla adeta o beni sikti! Sonunda ikimiz de boşaldığımızda üzerime abandı kaldı nefes nefese… Sikiş arası sohbetlerde bu kez açıldı bana, sevgilisi İstanbul’da üniversitede okuyan İran’lı zengin bir ailenin oğluymuş! Bir sene sonra mezun olacakmış, evlenip Tahran’a yerleşeceklermiş! Şok olmuştum; Hande ablamı artık karım gibi görüyorken, başka bir ülkeye gelin gitmesi bir balyoz gibi inivermişti başıma! Sinir basmıştı birden; giyinip sokağa attım kendimi, hızlı adımlarla nereye gittiğimi bilmeden amaçsızca yürüyordum… “Yılmaaazz! Yılmaazz!” diye seslenen kadın sesini farkedince durup döndüm. Gelen Macide ablanın büyük kızı Nurdan’dı, “Deminden beri bağırıyorum! Sağır mısın!” diye azarladı beni. Arkamdan koşmaktan nefes nefese kalmıştı, “Ne bu halin? Karadeniz’de gemilerin mi battı?” dedi gülerek. “Yoo, nereden çıkardın bunu?” dememle sarıldı sımsıkı, “Ulan buraya geldin, beni görmeden mi gideceksin!” deyip, bir daha sarıldı. Sütyensiz memelerinin sertleşmiş uçlarını göğsümde hissetmemle sikim esas duruşa geçmişti bile… Macide abla annemin teyzesinin ilk çocuğuydu, arada iki erkek, üç düşük derken, en son olarak Hande ablayı doğurmuştu, tekne kazıntısı olarak. Macide Abla 42 yaşındaydı, 20 yaşındayken, baba tarafından akraba Ali abiyle evlendirilmişti, iki kız doğurmuştu. Nurdan 20, Nurcan 18 yaşındaydı. Kızlarının ikisi de okumamış, koca bekliyordu. Nurdan’ın dişiliğini hissedince rahatlamıştım. Halen Hande ablaya kızgındım, içimden, (Ulan Hande abla, ben de senin yeğenin Nurdan’ı sikmezmiyim!) diyerek, bir elimi arkadan Nurdan’ın başına atıp saçlarını okşadım. Saçlarının kokusunu içime çekip, “Seni görmeye geldim ben, görmeden gidermiyim?” diye gülerken, belinden vücudunu sikime doğru yasladım. Benden yaşca büyüktü ama, spor yaptığım için gelişmiş olan vücudum bu farkı kapatıyordu. Nurdan koluma girdi, sohbet ederek epeyi yürüdük. Nurdan geçen yıl kazanamayınca tekrar üniversite sınavına girmiş, falan filan… Akşam anneannemin evine girer girmez, Hande abla üzerime öfkeyle atıldı; “Nurdan’la sürtmeye mi geldin buraya!” diye bağırdı. Şaşkınlıkla karışık bir öfkeyle bir tokat attım, sustu. Ama hemen pişman olmuştum, ne diyeceğimi bilemiyordum. Birden boynuna atılıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım, “Affet beni lütfen, birden kendimi kaybettim!” dedim. O gece birbirimize sarılıp yattık, sevişmedik. Sabah uyandığmızda susuzluğumuzu doyasıya giderdik, dillerimiz, ellerimiz dumaksızın çalıştı, bağırta bağırta siktim Hande ablanın götünü defalarca. Sonunda dönüş günü geldi çattı tabii, döndüm İstanbul’a. Yaz bitti, okul antrenmanlar derken günler geçiyordu. Bir akşam eve gittiğimde bizimkiler yemeğe oturmuştu. Onlara katılmak için içeri girince donup kaldım, benim sofradaki yerimde Nurdan oturuyordu! Bana, “Selam!” diyerek gülümsedi, “İstanbul Üniversitesi’ni kazandım, kutlamayacakmısın beni?” dedi. Eczacılık okuyacakmış haspa, yurt falan ayarlayıncaya kadar da bizdeymiş!
Uzun sürmez ilk fırsatta Nurdan’ında götünü sikerim. Siktiğimde burada paylaşırım.
submitted by allemel to sexstories [link] [comments]


2020.02.20 15:34 ikizbebek Yumurtlama takibi nasıl yapılır?

Yumurtlama takibi hesaplamahamile olma olasılığını artıyor. Yumurtlama takibi hesaplama olduğu bir adet döngüsü içinde olanlardır. Gebe kalma şansı yumurtlamadan beş gün önce ve aynı gün yumurtlarsınız.
Çoğu kadın ayda bir yumurtlar, döllenme ve bebek olma şansı olan bir yumurtayı serbest bırakır. Hamile kalmanın en iyi yolu, süresi genellikle altı gün olan "doğurgan pencere" veya "doğurgan günler" olarak bilinir. Bu hesaplamayı öğrendikten sonra, en karmaşık şey ne zaman yumurtladığınızı bilmek ve oranların daha yüksek olduğu önceki günleri hesaplayabilmektir. Neyse ki, bu hesap makinesi sizin için hesaplamalar yapar.

Ayrıca, doğurganlığınızın yaşa göre ne olduğunu ve gebe kalma olasılığının yumurtlamadan önceki son iki gün daha fazla olduğunu bilmelisiniz (Yumurtlama takvimi).

Bu hesap makinesinin size her kadına göre büyük ölçüde değişebilecek yaklaşık tarihler verdiğini unutmayın. Eğer varsa, hamile kalmadan sorun, yapılacak en iyi şey bir uzmana danışın olduğunu.
submitted by ikizbebek to u/ikizbebek [link] [comments]


2019.01.17 20:00 fragmanlife Ne Munasebet Dizisi Hikayesi ve Oyunculari

Ne Munasebet Dizisi Hikayesi ve Oyunculari Başrollerini ünlü oyuncular Sarp Levendoğlu ve Pelin Akil’in paylaştığı dizi; Birbirlerinden farklı iki insanın, zorunlu iş arkadaşı olmalarıyla başlayan ayakta kalma mücadelelerini ve tabii ki nihayetinde birbirlerine aşık olmalarını, komedi ve aksiyonla harmanlayarak ekrana getiriyor.
Demir (Sarp Levendoğlu), kendine çok güvenli, zeki ve eğlenceli bir zengin çocuğudur. Bununla birlikte özellikle kadınlarla sağlıklı ilişkiler kuramayan, onları anlamaya çalışmayan, sorumluluk nedir pek bilmeyen, gününü gün etmeye çalışan karakterdir. Hukuk fakültesini babasının zoruyla bitirmiştir. Doğayla iç içe bir hayat sürmekte, seyahatler yapıp doğa belgeselleri çekmektedir. Nil (Pelin Akil) ise, adaletin ve gerçeklerin peşinden koşan, idealist bir avukattır. Bununla birlikte kendine güven sorunları vardır ve kadın olarak kendini pek beğenmez. Kötü talih, bu iki zıt karakterin yollarını birleştirir ve her şey de bu anda başlar...!
Yapımcılığını ARC Film/ Fatih Enes Ömeroğlu, yönetmenliğini Çağrı Bayrak’ın üstlendiği dizinin senaryonusu Hakan Haksun, Barış Başar ve Fatih Enes Ömeroğlu kaleme alıyor.
Yaz döneminin en iddialı yapımlarından Ne Münasebet’in oyuncu kadrosunda; Sarp Levendoğlu (Demir), Pelin Akil (Nil), İnan Ulaş Torun (Necmi), Bengi İdil Uras (Çisil), Cihat Tamer (Hakkı), Ayşe Kökçü (Muazzez), Hakan Altıner (Salim), Ayşen Sezerel (Figen), Mert Yavuzcan (Berkant), Pınar Şenol (Fadime), Gizem Güven (Ayça) ve Bahar Akça (Ahu) rol alıyor.
Sarp Levendoğlu Sarp Levendoğlu Kimdir, Kaç Yaşında? 25 Aralık 1981 tarihinde Ankara'da dünyaya gelmiştir. Eğitimini İstanbul'da tamamlamıştır. Küçük yaşlardan itibaren oyunculuğa meraklı olmuştur. Oyunculuk eğitimini İstanbul Kültür Üniversitesi'nde alan Levendoğlu profesyonel olarak mesleğe adım atmıştır. Kamera karşısına ilk kez O Şimdi Asker filminde geçmiştir. Televizyondaki ilk projesiyse Lise Defteri isimli dizi oldu. 2015 yılında Show TV'de yayınlanan Ne Münasebet dizisinde başrol karakter Demir'i canlandırmıştır. Sarp Levendoğlu'nun Oynadığı Diziler Ne Münasebet/Demi2015 Lise Defteri/Mehmet/2003 Çınaraltı/İbrahim/2004 Emret Komutanım/Levent/2005 Zeliha'nın Gözleri/Rehan/2007 Gece Gündüz/Aslan/2008 Kalp Ağrısı/Hasan/2010 Mor MenekşeleAkif/2011 Sakarya Fırat/Altan/2013 Küçük Ağa/Ali/2014 Ölene KadaEnde2017 Sarp Levendoğlu'nun Oynadığı Filmler O Şimdi AskeYunan Aske2002 Emret Komutanım Şah Mat/Levent/2007 Deliormanlı/Savaş/2016
“Ne Münasebet”in yedinci bölümünde; Nil, istifanın ardından eve kapanır ve depresyona girer. Demir’e hem kırgın hem de kızgındır. Berkant, günlerdir evden çıkmayan Nil’i bir film galasına davet eder. Aslında bu davet, Berkant ve Ahu’nun planının bir parçasıdır. Galada iki şarkıcının yaşadığı kıyafet krizi Nil ve Demir’in birbirine rakip iki avukat olmasına yol açar. Muazzez Ahu’nun Demir’e yakınlaşma çabalarından rahatsız olur ve Ahu’ya bir ders vermeye karar verir. Demir, Nil’i özlediğini ve geri dönmesini istediğini söyler. Nil ise büroya dönmemekte kararlıdır. Diğer yandan Nil’in işten ayrılmasına üzülen Hakkı Bey, Nil’i geri döndürebilmek için kendince bir plan yapar. Hakkı Bey’in ilginç planı Nil’in inadını kırabilecek midir?
Yaşanan olaylar sonrasında büroya dönmek istemeyen Nil, Hakkı Bey’in herkesi şok edecek hamlesi karşısında ne diyeceğini bilemez. Diğer yandan Demir kendini Nil’e affettirmek için her yolu dener. Ancak Nil, Demir’e çok kırgındır ve onu affetmemekte kararlıdır. Kendini affettiremeyen Demir, Nil’e büyük bir sürpriz yapacakken yaşanan talihsiz bir olay ikiliyi allak bullak eder. Nil ve Demir kendileri gibi birbirlerine olan güvenleri sarsılan evli bir çiftin arabuluculuk davasını alırlar. Çocuğun kendinden olmadığını iddia eden baba ve eşini aldatmadığını savunan anne… Herkesin kendince haklı göründüğü dava araştırıldıkça giderek ilginç bir hal almaya başlar. Çağrı Bayrak’ın yönettiği dizinin senaryosunu ise Hakan Haksun, Barış Başar ve Fatih Enes Ömeroğlu kaleme alıyor.
“Ne Münasebet”in sekizinci bölümünde; Hakkı’nın planı işe yaramış ve Nil büroya geri dönmüştür. Hakkı’nın mektubuyla Nil’in güveni artmıştır ve artık tam bir yönetici gibi davranmaya başlar. Nil ve Demir, film setindeki hırsızlık olayını araştırırlarken kendilerini bir anda kamera karşısında bulurlar. Nil, hayranı olduğu oyuncuyla aynı sahneyi paylaşmaktan dolayı çok mutludur. Ancak bu hayranlık Nil’in bazı gerçekleri görmesine engel olacaktır. Muazzez’in Nil’i desteklemesine sinir olan Ahu, ana-oğlun arasını açmak için bir plan yapar. Bunun için de Ayça’yı kullanmaya karar verir. Şüphelerinin peşinden giden Ahu, çok büyük bir sırra tanık olacaktır.
fragmantv seslisohbet fragmanlar seslichat
submitted by fragmanlife to u/fragmanlife [link] [comments]


2018.11.28 23:39 akunal reply

Tevbe 5: Bu ayetten şikayetiniz herhalde müşrikleri nerede bulursanız öldürün demesi. Bütün müşrikleri kastetseydi hak verirdim ama önceki ayetlere bakarsak sadece yapılan anlaşmaları bozan müşrikleri kapsadığını anlayabiliriz.
1: Allah ve Resûlünden, kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere kesin bir uyarıdır.
2: (Ey anlaşmalarında durmayan müşrikler!) İşte size fırsat! Bu günden itibaren yeryüzünde dört ay süreyle istediğiniz gibi dolaşıp elinizden gelen her türlü hazırlığı yapın; fakat bilin ki, hiçbir şekilde Allah’a karşı koyamaz ve O’nun kudretinden kaçıp kurtulamazsınız. Hiç şüphesiz Allah, kâfirleri rüsvay edecektir.
3: Ve, Büyük Hac gününde Allah ve Rasûlü’nden insanlara bir duyurudur bu: Muhakkak ki, Allah’ın ve aynı zamanda O’nun Rasûlü’nün (anlaşmalarında durmayan) o müşriklerle hiçbir alâkası kalmamıştır. Fakat (ey müşrikler), eğer tevbe eder de mevcut tutumunuzdan vazgeçerseniz, bu elbette hakkınızda hayırlı olandır. Yok, yine yüz çevirmeye devam edecek olursanız, şunu iyi bilin ki, asla Allah’a karşı koyabilecek, O’ nun kudretinden kaçıp kurtulabilecek değilsiniz. (Ey Rasûlüm!) Küfürde ısrar edenleri pek acı bir azapla müjdele!
4: Ancak Allah’a ortak koşanlardan, kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz, sonra da antlaşmalarında size karşı hiçbir eksiklik yapmamış ve sizin aleyhinize hiç kimseye yardım etmemiş olanlar, bu hükmün dışındadır. Onların antlaşmalarını, süreleri bitinceye kadar tamamlayın. Şüphesiz Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları sever.
5: Haram aylar çıkınca bu Allah’a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin. Eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekâtı da verirlerse, kendilerini serbest bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.
Maide 51: Ey inananlar! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğruya iletmez.
Bu konuda Said Nursi’nin açıklamasını kullanacağım.
“Âyette geçen "Yahudi" ve "Hıristiyan" kelimeleri türevdir. Bu kelimelerin kaynağı ise “Yahudilik” ve "Hıristiyanlık"tır. Âyetteki hüküm türev üzerine bina edildiği için kâide gereğince Yahudi ve Hıristiyanlar, dinleri için, dinlerini yansıttıkları için sevilmez. Yahudilik ve Hıristiyanlık açısından onlarla dostluk kurmak ve onları sevmek haramdır. Öyleyse mühendislik, mucitlik, doktorluk, güzellik, yöneticilik gibi dinlerine ait olmayan diğer güzel ve meşru nitelikleri sevilebilir ve bu yönleriyle onlarla dostluk kurulabilir. Çünkü bu nitelikleri âyetin yasak kapsamı dışında kalır. Şayet âyet-i kerime şöyle buyursaydı, dostluk ve muhabbet onların bütün niteliklerini kapsardı: "Yahudi ve Hıristiyanların kendilerini dost edinmeyin!" Çünkü o zaman, dinlerine ait olsun veya olmasın, kendileriyle her bakımdan dostluk ve muhabbet yasak olmuş olurdu.”
Ayrıca islam tarihi boyunca Müslümanların Gayrimüslimler ile barış içinde yaşadığı bilinen bir gerçek.
Ahzab 37: Hani sen Allah’ın kendisine nimet verdiği, senin de (azat etmek suretiyle) iyilikte bulunduğun kimseye, “Eşini nikâhında tut (onu boşama) ve Allah’tan sakın” diyordun. İçinde, Allah’ın ortaya çıkaracağı bir şeyi gizliyor ve insanlardan çekiniyordun. Oysa kendisinden çekinmene Allah daha lâyıktı. Zeyd, eşinden yana isteğini yerine getirince (eşini boşayınca), onu seninle evlendirdik ki, eşlerinden yana isteklerini yerine getirdiklerinde (onları boşadıklarında), evlatlıklarının eşleriyle evlenmeleri konusunda mü’minlere bir zorluk olmasın. Allah’ın emri mutlaka yerine getirilmiştir.
38 : Peygambere Allah'ın takdir ettiği, mübah kıldığı şeyde bir darlık yoktur. Bundan önce geçen bütün peygamberler hakkında Allah'ın sünneti böyledir. Allah'ın emri ise biçilmiş bir kaderdir.
Bu ayetin inişi ve Hz. Muhammed’in Zeynep ile evliliğinin nedeni Araplarda cahiliye döneminden kalan bir törenin kaldırılmak istenmesidir. Töre gereği bir insan evlatlığının eşi ile evlenemezdi.
Olayın geçmişine baktığımızda Hz. Muhammed azad edilmiş bir köle olan evlatlığı Zeyd’i halasının kızı olan Zeynep ile toplumsal tabakaları yıkmak için evlendirmiştir. Ancak aradaki farktan dolayı evlilik yürümemiştir ve Zeyd Hz. Muhammed’e gelip boşanmak istediğini söylemiştir. Hz Muhammed ise “Eşini nikâhında tut (onu boşama) ve Allah’tan sakın” diyerek reddetmiştir ancak sonuç olarak Zeyd eşini boşamıştır. Gelen ayet üzerine de Hz. Muhamed Zeynep ile evlenmiştir ki cahiliye devrinden kalan adetin geçersizliği ispatlansın.
Hz. Muhammed'in Zeynep'in güzelliğinden etkilenip onu Zeyd'den boşayıp kendisine eş olarak alması tarzı asılsız iddialar var. Zeynep Hz. Muhammed'in zaten halasının kızıdır, isteseydi zamanında pekala kendine alabilirdi. Zaten Zeyd ile Zeynep'i tabuları yıkmak için kendisi evlendirmiştir.
Nisa 144:
139: Onlar, müminleri bırakıp kâfirleri dost ediniyorlar. Onların yanında izzet ve şeref mi arıyorlar? Halbuki bütün izzet ve şeref Allah'a aittir.
140: Allah size Kitab (Kur'an)da: "Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze geçmedikleri müddetçe, o kâfirlerle oturmayın. Aksi halde siz de onlar gibi olursunuz" diye hüküm indirdi. Muhakkak ki Allah, münafıkların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.
141: Onlar sizi gözetleyip dururlar. Eğer Allah tarafından size bir zafer nasip olursa: "Biz sizinle beraber değil miydik?" derler. Şayet kâfirlerin zaferden bir payı olursa: (Bu defa da onlara): "Size üstünlük sağlayarak sizi müminlerden korumadık mı?" derler. Allah, kıyamet gününde aranızda hükmünü verecektir. Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir.
142: Münafıklar, Allah'ı aldatmaya çalışırlar. Halbuki Allah, onların oyunlarını başlarına geçirecektir. Onlar, namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar. Allah'ı pek az anarlar.
143: Münafıklar, küfür ile iman arasında bocalamaktadırlar. Ne bu müminlere bağlanırlar, ne de şu kâfirlere. Allah kimi doğru yoldan saptırırsa, sen artık ona kurtuluş yolu bulamazsın.
144: Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah'a apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?
Bu ayeti "körle yatan şaşı kalkar"a benzetebiliriz. Kafirler gibi olmamak için onlarla dost olmamanın nesi yanlış?
Maide 33:
27: Onlara Âdem'in iki oğluyla ilgili haberi hakkıyle oku. Hani her ikisi birer kurban sunmuşlardı, birinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen, ötekine):" Seni öldüreceğim" demişti. Diğeri ise şöyle demişti: "Allah, yalnız kendisinden korkanlardan kabul eder".
28: "Allah'a yemin ederim ki, sen beni öldürmek için bana el uzatsan da, ben seni öldürmek için sana el uzatacak değilim, ben âlemlerin Rabb'i olan Allah'tan korkarım.
29: "Ben isterim ki sen, benim günahımı da, kendi günahını da yüklenip ateş halkından olasın! Zalimlerin cezası budur".
30: Bunun üzerine kurbanı kabul edilmeyenin nefsi kendisini, kardeşini öldürmeye teşvik etti ve onu öldürdü. Böylece zarara uğrayanlardan oldu.
31: Derken Allah bir karga gönderdi, ona kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstermek için toprağı eşeliyordu. "Yazıklar olsun bana, şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten âciz miyim ben?" dedi ve pişman olanlardan oldu.
32: Bunun içindir ki, İsrâiloğulları'na: "Kim, bir cana kıymayan veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayan bir nefsi öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir nefsin yaşamasına sebep olursa, bütün insanları yaşatmış gibi olur" hükmünü yazdık (farz kıldık). Şüphesiz ki onlara peygamberlerimiz açık delillerle geldiler. Yine de bundan sonra onların birçoğu yeryüzünde aşırı gitmektedirler.
33: Allah ve Resulüne karşı savaşan ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası, ancak öldürülmeleri veya asılmaları yahut ayak ve ellerinin çaprazlama kesilmesi, ya da yeryüzünde başka bir yere sürgün edilmeleridir. Bu, dünyada onlar için bir zillettir. Ahirette ise onlar için büyük bir azab vardır.
34: Ancak kendilerini yakalamanızdan önce tevbe edenler başka. Bilin ki Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.
Allaha ve Resulüne karşı savaşıp fesat çıkaranlara neden ceza verilmesin? Zaten sonraki ayette tevbe edenleri cezadan hariç tutuyor. Bunların dışında 32. Ayeti es geçerek İslam öldürmeyi emrediyor demek çok da mantıklı olmaz.
Ali Imran 28:
28: Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri (işlerine vekil, müsteşar, başlarında idareci ve küfürleri sebebiyle) dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa (bilsin ki o), kaynağı Allah olan bir yol, bir sistem üzerinde değildir ve Allah’tan göreceği bir yardım ve sahiplenme de yoktur; ancak (hakim konumda bulunan) o kâfirlerden (dininize, toplumunuza, mukaddeslerinize ve canınıza gelecek önemli bir tehlikeden) bir şekilde korunmanız hali müstesna. Her halükârda Allah, sizi Kendisi’ne karşı gelmekten sakındırır. Ancak Allah’adır nihaî varış.
29: De ki, göğüslerinizdekini gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini bilir. Hiç şüphesiz Allah, her şeye kadirdir.
Ayette müminlerin diğer müminleri bırakıp da İslam’a düşmanlığı apaçık olan kafirlerin emri altına girmelerinin, işlerini onlara bırakmalarının ve küfür noktasında onlarla dostluk kurmalarının, müminleri Allah’ın yolundan uzaklaştıracağını belirtmiş. Nisa 144 ile benzer bir ayet.
Nahl 75:
73: Ve (kendileri dahil herhangi bir varlığı) rızıklandırma adına göklerden ve yerden hiçbir şeyin mülkiyetine sahip bulunmayan, esasen böyle bir şeyi yapabilecek güçte de olmayan birtakım varlıklara mı ibadet ediyorlar?
74: Artık birtakım benzetmelerde bulunarak, temsiller, misaller getirerek Allah’a benzerler icat etmeyin. (Kendisini, Kendisi hakkındaki gerçeği ve başka her bir varlığın gerçek mahiyetini tam olarak ancak) Allah bilir, siz bilmezsiniz.
75: Allah, (Kendisine kul olup başka her türlü kulluktan kurtulan gerçek hürlerle, Kendisine kulluğu bırakıp pek çok ma’budlar edinen ve böylece köle gibi hürriyetlerini teslim edenler arasındaki farkı açıklamak için) bir misal veriyor: Bir yanda, bir şahsın kölesi olup kendine ait bir yetkisi ve herhangi bir şey üzerinde tasarruf hakkı bulunmayan âciz bir adam; diğer yanda, tarafımızdan kendisine güzel ve bol rızık verdiğimiz ve bundan gizli açık infak eden (hür) bir adam: bu ikisi hiç bir olur mu? Bütün hamd, (insanları hür yaratan, hürriyetlerini korumak için kendilerine Din gönderen, bütün kâinatın hakimi ve mülkün yegâne sahibi) Allah içindir. Ne var ki, insanların çoğu bunu bilmezler (de, pek çok ma’bud edinip, onlara kölelikte bulunur ve dalkavukluk ederler).
Yetmiş beşinci ayetteki köle kavramı normal köle manasında olmayıp Allah’tan başkasına kul olan müşriklere ve dalkavuklara yapılan bir benzetmedir. Günümüzdeki bazı şeyhlerin müritleri veya reisin etrafındakiler gibi.
Nisa 34:
32: (Dünyada geçimlikler farklı farklıdır. Erkek veya kadın olmak da elinizde değildir. Dolayısıyla,) Allah’ın bazınıza bazınızdan daha fazla verdiği (makam, servet, fizikî cazibe gibi) dünyalıklar hususunda, (“Keşke bizim de olsaydı!”) şeklinde temennide bulunmayın ve (aranızda kıskançlığa düşmeyin; Allah’ın yaptığı paylaştırmaya da itiraz etmeyin). Erkekler için çalışıp kazandıklarından bir pay (ve işledikleri amellerden dolayı sevap veya günah) olduğu gibi, kadınlar için de çalışıp kazandıklarından bir pay (ve işledikleri amellerden dolayı sevap veya günah) vardır. (Bununla birlikte, mevcutla yetinmeyin; meşrû dairede ve Allah rızası istikametinde olmak kaydıyla, gayretinizi ve hedefinizi büyük tutup, çalışarak ve dua ile) Allah’ın lütf u kereminden isteyin. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilir ve her yaptığını bilerek yapar.
33: Annebaba ve diğer yakın akrabanın ölümlerinden sonra bırakacakları terike için vârisler belirledik. (Bu vârislerin terikede kendilerine verilmesi gereken belli hakları olduğu gibi,) yeminlerinizle aranızda mukavele akdettiğiniz kişilerin de haklarını verin. Şüphesiz Allah, her şeye (ve bu arada, yaptığınız her işe ve her anlaşmaya) hakkıyla şahittir.
34: (Sahip kılındıkları birtakım sıfatlar ve yüklendikleri vazife ve sorumluluk açısından erkeklik vasfına tam sahip bulunan) erkekler, kadınlar üzerinde koruyucu ve yöneticidirler. Bu, (yöneticilik ve koruyuculuk noktasında) Allah’ın bazı insanları bazılarından, (bu arada genellikle erkekleri de kadınlardan) daha kapasiteli yaratmasından ve bir de erkeklerin (mehir verme ve evin bütün masraflarını yüklenme gibi) mâlî sorumluluklarından dolayıdır. Gerçekten iyi kadınlar, Allah’a karşı itaatkâr, (meşrû çerçevede ve günahta olmamak kaydıyla) kocalarının hukukuna da riayet eden ve Allah nasıl gizli ve mahrem kalması gereken hususları koruyor ve onların açılmasına müsaade etmiyor ise, aynı şekilde (namuslarını, aile sırlarını, ailenin mal, şeref ve haysiyetini ve kocalarının hukukunu) bilhassa kimsenin görmeyeceği yerlerde ve kocalarının yokluğunda koruyan kadınlardır. Dikbaşlılığından yıldığınız kadınlara gelince: önce onlara öğüt verin; ıslah olmazlarsa, onları yatakta yalnız bırakın ve yine yola gelmezlerse (hafifçe) dövün. Eğer (Allah hakkı, aile fertlerinin eğitimi ve yetiştirilmesi başta olmak üzere, kendinize de ait meşrû isteklerinizde) size itaat ederlerse, onlara yüklenmek için bir sebep ve mazeret aramayın. Unutmayın ki Allah, mutlak yücedir aşkındır, mutlak büyüktür.
“Yine, kadın-erkek münasebetleri ve aile hukuku açısından bu çok önemli âyet, özetle şu gerçeklere parmak basmaktadır:
• Allah (c.c.), insanları bir ve her bakımdan birbirlerinin aynısı yaratmamış, hayatın gereği, meselâ toplumda iş bölümü ve meslek seçiminin esası olarak, herkese başkalarına göre bir noktada üstünlük vermiştir. Bunun gibi, her kadın ve erkek için aynı şekilde ve derecede olmamakla birlikte, genellikle bazı hususlarda kadınları erkeklerden daha üstün yarattığı gibi, bazı konularda ve bu arada idarecilik ve koruyuculuk hususunda da erkeklere kadınlar üzerinde bir mevki tanımıştır.
• Allah, kadınlara göre daha güçlü yarattığı, kendilerine daha üstün idare kabiliyet ve kapasitesi verdiği, bir de ailenin mâlî sorumluluğunu üzerlerine yüklediği için erkeği evde reis kılmıştır. Fakat bu reislik, mutlak bir hakimiyet değil, “Bir topluluğun efendisi, idarecisi, ona hizmet edendir.” hadis-i şerifinde ifade buyurulduğu üzere, hizmetini görme, bakım ve görünümünü yapma, sahip çıkma, koruma ve evin dirlik ve düzenliğini sağlama görev ve fonksiyonudur. Tabiî, “nimet ölçüsünde sorumluluk veya sorumluluk ölçüsünde nimet” kaidesince, bu görev ve fonksiyonu yerine getirmede, her idarecinin emretme ve itaat isteme yetkisi olacaktır.
• Aile fertlerinin terbiyesi, bilhassa bir âyet-I kerimede buyurulduğu üzere (Tahrîm Sûresi/66: 6), âhiretlerini kurtaracak şekilde dinî yönden yetiştirilmesi ve evin idaresi, dirlik ve düzeni öncelikle erkeğe ait ağır bir vazife ve sorumluluk olduğu için, erkek bunu yerine getirmede bir eğitimci gibi davranmak durumundadır. Kur’ân, kadınlarla ilgili olarak bu konuda erkeğe önce tavsiye, sonra yatakta ondan ayrı durma ve bu da işe yaramazsa hafifçe dövme şeklinde kademeli bir eğitim yolu göstermektedir. Son derece önemli olan bu husus, ne yazık ki bazı sözde kadın hakları savunucularınca tenkit edilmektedir. Halbuki bunun eğitim gayeli olduğu açıktır. İkinci olarak, dövülecek olan kadın değil, dikbaşlılık yapan, evde kendine düşen vazifeyi yerine getirmeyen, ahlâk ve maneviyatına önem vermeyip kendine zulmeden varlıktır. Üçüncü olarak, dövmenin derecesi hadis-i şeriflerle ortaya konmuş, yüze vurma yasaklanmış (Ebû Davud, “Nikâh”, 42), bunun bir son çare olduğu önemle vurgulanmış ve erkekler, bundan mümkün olduğunca sakındırılmıştır. Nitekim, âyette de hemen arkadan gelen ikaz bu yöndedir."
Bakara 223:
Kadınlarınız sizin ekinliğinizdir, (onlara temiz tohum bırakır ve hasılat olarak nesil elde edersiniz;) o halde ekinliğinize dilediğiniz zamanda dilediğiniz biçimde varınız ve kendiniz için (ileriye dönük, geliri hiç tükenmeyecek hasılat) göndermeye çalışınız. (Her hususta olduğu gibi, kadınlarla münasebetinizde ve nesil yetiştirme konusunda da) Allah’a isyandan, O’nun koyduğu hükümlere riayetsizlikten sakınınız. Bilin ki, mutlaka O’nun huzuruna çıkacaksınız. (O’nun huzurunda görecekleri muameleden dolayı) mü’minleri müjdele.
“Âyet-i kerime, çok özlü ifadelerle, kadın-erkek beşerî münasebetlerdeki asıl maksadın şehveti tatmin değil, tenasül, yani çoğalma ve hayırlı nesiller yetiştirme olduğunu ihtar etmektedir. Şehveti tatmin, böyle bir netice için verilmiş, o neticeye götürücü, onu kolaylaştırıcı, nesil yetiştirmedeki zorluklara katlanılmasını sağlayan, hattâ onu zevkli bir meşgale haline getiren bir avanstır. Evlilikte, bunun yanısıra, daha başka âyetlerde ifade buyurulduğu üzere, eşlerin bilhassa günahlara karşı birbirlerine örtü olmaları, birbirlerini (mânen) güzelleştirmeleri, dertlerini ve sevinçlerini paylaşarak, kalbden kalbe sevgi ve saygı bağıyla birbirlerine hayat arkadaşlığı yapmaları gibi daha pek çok fayda ve hikmetler de vardır. Bu bakımdan, evlilikte en önemli unsur, bir önceki âyette geçtiği ve bir hadis-i şerifte de buyurulduğu üzere, eşlerin dindar olması, bunun yanısıra, bilhassa geçimde eşlerin birbirlerini aşağılamamaları, karşılıklı saygı ve anlaşma adına önemli bir faktör olarak, yine hadis-i şerifin parmak bastığı üzere, küfüv, yani (en azından kültür, bilgi, anlayış gibi hususlarda) belli ölçülerde de olsa denkliktir.”
Yapılan tarla benzetmesi bazıları tarafından kadına hakaret sanılıyor ama ‘tarla’ kelimesinde ne gibi bir sıkıntı var? Gayet de yerinde bir benzetme, eğer tarlana ve tohumuna düzgün bakarsan verimli mahsul elde edersin.
https://www.youtube.com/watch?v=iICeKNiDhVo
Nisa 3:
2: Yetimlere mallarını verin. Temizi pis olanla (helâli haramla) değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katıp yemeyin. Çünkü bu, büyük bir günahtır.
3: Himayenizdeki yetim kızlarla evlendiğinizde eğer haklarını gerektiği ölçüde gözetemeyeceğinizden korkarsanız, bu takdirde, size helâl olup da arzu ettiğiniz başka kadınlardan iki, üç veya dört tanesiyle evlenebilirsiniz. Eğer, birden fazla hanımınız olur da aralarında (nafakalarını temin ve birlikte geceleme gibi, hukuki açıdan) adalet yapamamaktan korkarsanız, bu durumda bir tanesiyle veya elinizin altında bulunan cariyelerle yetinin. Böyle davranmanız, zulme ve haksızlığa meyletmemeniz için daha uygun, daha elverişlidir.
http://www.sonsuzlukkulesi.com/kuranda-cok-eslilik-cariye-kavrami/
“Bazıları bilgi noksanlığından, bazıları da kasıtlı olarak, İslâm’ı 4’e kadar kadınla evlenmeye müsaade ettiği için eleştirmektedir. Oysa bu eleştiriler, pek çok açıdan haksızdır. Şöyle ki:
• Birden fazla kadınla evlenme (çok eşlilik), bütün tarih boyu hemen hemen bütün insan topluluklarında görülen bir uygulamadır. Ahd-i Atik, onu yasaklamak şöyle dursun, Hz. Davud ve Hz. Süleyman’ın çok sayıda hanımları olduğundan bahseder (Samuel 2, 5: 13) İncil'de ise çok evliliği yasaklayan hiçbir ifade yoktur. Peder Eugene Hillman, Polygamy Reconsidered (Çok Eşliliği Yeniden Değerlendirme) adlı eserinde, “Yeni Ahid’in hiçbir yerinde tek evliliği emreden veya çok evliliği yasaklayan herhangi bir ifade yoktur” der. Kaldı ki, kendi zamanında Yahudi toplumunda çok evlilik uygulandığı halde, Hz. İsa buna ses çıkarmamıştır. Roma Kilisesi’nin çok evliliği yasaklaması, Kitab-ı Mukaddes’e dayalı bir yasaklama değil, tek kadınla evlenmeyi öngören, fakat metres ve fuhşa tolerans gösteren Greko-Romen geleneğine dayalı bir yasaklamadır. Kitab-ı Mukaddes, çok eşliliğe sınır getirmezken, Kur’ân bu uygulamayı 4’le sınırlandırmış, bunu emretmemiş, hattâ tavsiye etmemiş, sadece eşler arasında adaleti gözetme şartını da getirerek, bir izin, bir ruhsat olarak vazetmiştir.
• Her zaman için çok kadınla evlenmenin bilhassa gerekli olduğu şartlar, yerler ve dönemler vardır. İslâm, her şart, her dönem ve her yerde geçerli evrensel bir din olduğu için, böylesi şartların, yerlerin ve dönemlerin gerekliliklerini de göz ardı edemez. Meselâ, savaş zamanlarında kadın nüfus erkek nüfusu daima aşar. Amerika’nın Batılılar tarafından keşfinden sonra, Kızılderili toplumlarda erkek nüfus sürekli azalmış ve kadının çok itibarlı bir yere sahip olduğu bu topluluklarda bu problem, çok eşlilikle çözülmeye çalışılmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonunda Almanya’da evlenme ve çocuk sahibi olma çağındaki kadın nüfus, erkek nüfustan 7.300.000 fazla olup, bunların 3.300.000’i dul idi. Bilhassa savaş sonrası şartların ağırlığı altında ezilen kadınlar için en geçerli yol, bir erkeğin bakım ve koruması altına girmekti. Evet, bu şartlarda kadınlar, ya Kızılderili toplumlarıııda olduğu gibi ikinci veya üçüncü eş olarak nikâhlanacak veya İkinci Dünya Savaşı sonrası modern Batı’da görüldüğü üzere, özellikle galip kuvvetleri tatmin eden birer metres veya fahişe olmaya itilecekti.
• Sadece savaş şartlarında değil, normal durumlarda da kadın nüfusun erkek nüfusu aştığı dönemler olur. Meselâ, bugün ABD’de evlilik ve çocuk sahibi olma çağındaki kadın nüfus, erkek nüfustan 8-10 milyon daha fazladır (Hillman, 88-93). Bu durumda, bekâr kalma, kadınları öldürme, her türlü gayr-ı meşrû münasebeti serbest bırakma veya çok evliliğe müsaade etme dışında herhangi bir çözüm yolu yok ise, bunlardan hangisini tercih etmek daha İnsanî ve kadının şerefine yakışan bir yoldur? 1987 yılında Berkeley Kaliforniya Üniversitesi’nde bir öğrenci gazetesinin yaptığı ankete katılan öğrencilerin hemen hepsi, “Evlenme çağındaki erkek nüfusun az olduğu şartlarda, erkeklerin birden fazla kadınla evlenmesi kanunen meşru olmalı mı?” sorusuna “Evet” cevabı vermiştir. (J. Lung, Struggling to Surrender, 172)
• Bugün modern toplumlarda görülen bazı problemlerin çözümü yine çok eşlilikte yatmaktadır. Roma Katolikliği’ne bağlı Amerikalı bir antropolog olan Philip Kilbride, Plural Marriage For Our Time (Günümüzde Çok Eşlilik) adlı eserinde, çok kadınla evlenmeyi Amerikan toplumundaki bazı hastalıkların çözüm yolu olarak sunar. Ona göre, çok kadınla evlilik, çocukların çok menfî olarak etkilendiği boşanma hadiselerinin yol açtığı olumsuzluklara alternatif bir çözüm olabilir. (Kilbride, 118)
• Meselenin psikolojik boyutları da vardır. Meselâ Müslüman, Hıristiyan veya bir başka dinden yeni evlenmiş pek çok Afrikalı hanım, kendisini iyi bir koca olarak ispatlamış bir erkeğe ikinci eş olarak gitmeyi tercih ettiklerini belirtmişlerdir. Aynı şekilde pek çok kadın, gerek yalnızlıktan kurtulmak, gerekse işbirliği yapmak için evde ikinci, üçüncü bir eşi kabul etmektedir. (Hillman, 92-97) Meselâ, Nijerya’da 15-59 yaş arası kadınlar arasında yapılan bir ankete katıklıların % 60’ı çok eşliliği tasvip ederken, kırsal Kenya’da yapılan bir ankete katılan 27 kadından 25’i, bir erkeğin tek hanımı olmaktansa, birkaç hanımından biri olmayı tercih ettiğini belirtmiştir. (Kilbride, 108-109)
• Burada ilave edilmelidir ki, günümüz İslâm toplumlarıııda çok büyük oranda yaygın olan, tek kadınla evliliktir. Bu toplumlarda çok ka¬ dınla evlilik vakası, Batı toplumlarıııda evlilik dışı ilişkilerden çok daha az sayıdadır. Ünlü Amerikalı Hıristiyan vaiz Billy Graham, şöyle yazıyor: “Günümüzde Hıristiyanlığın çok evlilik konusunda uzlaşmaya gitmemesi, aleyhine bir durumdur. İslâm, birtakım sosyal hastalıklara karşı sınırları ve çerçevesi çizilmiş bir çare olarak çok evliliğe izin vermiştir. Hıristiyan ülkeler, tek kadınla evlilik şovu yapıyorlar ama, uygulamada hepsinde çok eşlilik var. Bugün kimse, Batı toplumlarıııda metreslerin oynadığı rolü bilmiyor. Bu noktada İslâm, temelden iffet, namus ve İnsanî fazileti koruyan bir dindir. Toplumun ahlâkî bütünlüğünü muhafaza etmek için çok kadınla evliliğe izin vermekle birlikte, her türlü gayr-ı meşrû ilişkiye de kapıları kapamaktadır.” (Abdürrahman Doi, Womarı in Shari ‘ah , 76)
• Bütün bunlardan sonra, hepsinden önemli olan şu husus bilhassa belirtilmelidir: “Tabiat”ta bitkiler ve hayvanlar dünyasında da görüldüğü üzere, evlilikten asıl maksat üremedir, çoğalmadır. Evlilik ilişkisinin verdiği lezzet, üremenin gerçekleşmesi adına bir avanstır. Bir kadın, ayın belli günlerinde ve genel olarak 50 yaşından sonra üremeye hizmet etmez. Buna karşılık erkek, ortalama 70 yaşma kadar, hattâ daha da öteye ve yılın her gününde üreme adına müsaittir. Şu halde, evliliği tek kadınla sınırlama, onu asıl maksadına hizmetten alıkoyma demektir. Kaldı ki, yukarıda belirtildiği üzere İslâm, çok kadınla evlenmeyi emretmez, fakat yasaklamaz da. Onu bir izin, bir ruhsat olarak kabul eder ve evliliğin sebep olduğu, ailenin geçimi ve miras gibi konularda hukukî düzenlemeler getirmiş bulunmasının yanısıra, bu ruhsatı uygulamada manevî-ahlâkî kaideler de koymuştur (Şerif Muhammed’den özetle).
Köle-cariye meselesini değerlendirirken, aşağıdaki noktalar göz önüne alınmalıdır:
• İslâm, her şeyden önce, kölelik ve/veya cariyeliği getiren bir din olmayıp, kendisini bu uygulamanın uluslararası çapta ve en acımasız şartlarda sürdüğü bir ortamda bulmuştur. Yine her şeyden önce mesele, bir savaş hali ve savaş esirlerine nasıl muamele edileceği meselesidir. Kölelik, hattâ değişik ad ve usullerde cariyelik dünya toplumlarıııda daha düne kadar görülürken, İslâm, 14 asır öncesinden bu meseleye neşter atmıştır. Tarih içindeki Müslüman toplumlarda görülen ve tasvibi mümkün olmayan bazı uygulamalardan sorumlu olan İslâm değil, kendilerini İslâm’a nisbet eden insanlardır.
• Modern dünyada uluslararası hukukun tarihi birkaç asır öncesine gitmezken, İslâm, gerek savaş gerekse esirlere muamele ve daha başka uluslararası hukuk alanına giren meselelerde kaideler ve yasalar koymuş, öyle ki, 12 asır önce İmam Muhammed eş-Şeybanî, bu sahada Es-Siyeru'l Kebîr adlı eserini kaleme almıştır.
• İslâm, esir edilmiş kadınların da öldürülmesini yasaklarken, onları Müslüman aileler arasında dağıtmış, eğitilmeleri ve kendileriyle evlenme veya başkalarıyla evlendirilmeleri üzerinde hassasiyetle dumıuş ve evlenip de veya efendilerinden çocuk sahibi olanlara hür kadın statüsü tanımıştır. Ayrıca, hürriyetlerine kavuşturulmalarını şiddetle tavsiye etmiş, o kadar ki, Din’i uygulamada yapılan pek çok hatanın karşısına kefaret, yani o hatayı giderici ceza olarak köle veya cariye azad etmeyi koymuş, bunun büyük sevap getiren bir davranış olduğunu beyan buyurmuştur.
• İslâm, kadın olsun erkek olsun hiçbir ayrım yapmadan insana çok büyük değer ve şeref bahşetmiştir. Bu sebeple o, kadınları değerlendirirken, eğitimi, şahsiyeti ve karakteriyle gerçek İnsanî mertebeye yükselmiş kadınları muhsan(a) (korunmuş) kadınlar olarak ele almıştır. Manevî-ahlâkî, dolayısıyla gerçek İnsanî değerlerden yoksun ve kendisini tamamen fizikî bir nesne olarak gören ve takdim eden bir kadın, muhsan(a) bir kadın değildir. İslâm, her insanın, her kadının kâmil insan olmasını hedeflerken, bu seviyeye ulaşmaya öncelikle bir eğitim meselesi olarak bakmış ve bu eğitimin her kademesi içiıı ayrı kaideler koymuştur. Kısaca, kölelik-cariyelik konusunun eğitime ait ve psikolojik bir yönü de vardır.
• İslâm, hukuk alanında, hakim olduğu toplumdaki eski ve kendisine ters düşmeyen yasaları yerinde bırakır; bu yasalardaki yanlışlıkları tashih eder veya yeni yasalar koyar ve bütün bunları yaparken tedricî bir yol takip eder. O kadar ki, bazı kötülüklerin giderilmesi ve güzelliklerin yerleştirilmesi uzun bir zaman, eğer mesele bir toplumun değil, bütün toplumlarm meselesi, yani uluslarası bir mesele ise asırlar alabilir. İşte İslâm, kölelik ve/veya cariyelik meselesinin kökten çözümünü, meselenin bilhassa uluslararası hukuka ve münasebetlere ait yönü olması itibariyle, zamana ve insanlığın olgunlaşmasına bırakmıştır. “
Talak 4:
Kadınlarınızdan âdetten kesilmiş olanlarla, henüz âdet görmeyenler hususunda tereddüt ederseniz, onların bekleme süresi üç aydır. Hamile olanların bekleme süresi ise, doğum yapmalarıyla sona erer. Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, Allah ona işinde bir kolaylık verir.
https://youtu.be/pBsTb04SpKg?t=42
Enfal 1:
(Ey Muhammed!) Sana ganimetler hakkında soruyorlar. De ki: “Ganimetler, Allah’a ve Resûlüne aittir. O hâlde, eğer mü’minler iseniz Allah’a karşı gelmekten sakının, aranızı düzeltin, Allah ve Rasûlüne itaat edin.”
Ganimetlerin taksimiyle ilgili bir surenin giriş kısmı, ayrıca mü’minlere ganimet için savaşılamayacağını asıl önemli olanın Allah’ın rızasının olduğu anlatılır. Buradan bütün malın Peygambere ait olduğu anlamı çıkarılamaz çünkü aşağıda vereceğim diğer ayetlerde zaten nasıl bir taksim yapılacağı açıklanmıştır.
Allah’ın savaşsız olarak onlardan alıp da Rasûlü’ne ganimet olarak bahşettiği mallara gelince –ki, siz o mallar için at da deve de koşturmadınız, fakat Allah, kimleri dilerse, onlar üzerinde rasûllerine hakimiyet verir. Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir. Allah’ın, fethedilen ülkelerin halklarına ait bulunup da savaşsız olarak Rasûlü’ne bahşettiği mallar, (beşte biri) Allah(’a ait olmak üzere Rasûl’ü) için, ayrıca Rasûl için, O’nun yakınları için, yetimler için, yoksullar için ve yolda kalmışlar içindir. Ki o mallar, içinizdeki zenginler arasında devredip duran bir servet haline gelmesin. Rasûl (o mallardan size ne verirse) onu hoşnutlukla alın (ve İslâmî bir hüküm olarak) size neyi getirip tebliğ ederse, onu kabul edin ve sizi neden men ederse ondan da geri durun. Allah’a gönülden saygı besleyin ve O’na karşı gelmekten sakının. Muhakkak ki Allah, cezalandırması çok çetin olandır. (Bu ganimet malları, ayrıca) o fakir Muhacirlere aittir ki, onlar yurtlarından çıkarılmış, mallarından mahrum bırakılmışlardır; onlar, Allah’tan lütuf ve hoşnutluk peşindedirler ve Allah’ın dinine ve Rasûlü’ne yardım etmektedirler. Onlar, (imanlarında ve üzerlerine düşen vazifeleri yerine getirmede) gerçekten samimi ve sadıktırlar.
Enbiya 33:
O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzmektedirler.
“Yüzmektedirler” ifadesinden boşluğun aslında dolu olduğu çıkarılır. Elimizdeki bilgilere göre tabii ki de uzayda maddesel bir ortam yoktur, ancak orada mutlaka bir şeyler olduğuna ve ileriki tarihlerde keşfedileceğine inanıyorum.
Kainatın sudan yaratıldığına dair bir okuma parçası: http://www.yaklasansaat.com/evren/buyuk_patlama/buyuk_patlama.asp
Evrim:
Bir maymunun sonsuz zaman içerisinde rastgele tuşlara basarak günümüzdeki -insan hariç- her yönüyle hatasız işleyen dünyayı yaratmasına, hiç de inanasım gelmiyor. Ki insanın cüz-i iradesine bırakılmış eylemleri haricinde o bile kusursuz çalışıyor.
Yoktan koca bir evrenin oluştuğuna; yıldızların ve gezegenlerin kendi başlarına mükemmel bir şekilde hizaya girip yörüngelerine oturduklarına inanamıyorum. Cansız bir ortamdan nükleik asitlerin oluştuğuna, nükleik asitlerden bakterilerin, bakterilerden de günümüzdeki canlıların oluştuğuna da inanamıyorum.
Adem ve Havva'nin cocuklarinin ensest iliskileri aciklamasi daha mantıklı geliyor.
İŞTE 2 DAKİKADA EVRİMİ ÇÜRÜTEN O VİDEO!! , şaka şaka ama şu makaleyi okumanı tavsiye ederim:
http://www.yaklasansaat.com/dunyamiz/canlilaevrim.asp
Fen lisesi ile de ispatlanamayan bir görüşü nasıl bağdaştırdığını anlamıyorum.
Kuran’ın çok anlamlı olması:
Bence belirsiz, yoruma açık demek doğru olmaz ancak çok anlamlıdır. Çünkü Kuran’da x hem doğrudur yem yanlıştır gibi bir şey ancak ayetin doğru yorumlanmaması ile ortaya çıkar. Kuran’ın gerek evrensel olması gerek de kendinden sonraki herkese hitap etmesinden dolayı ve de Allah’ın bir varlığı sadece tek bir sebeple yaratmamasından ötürü ayetlerde çok anlamlılık vardır. Mesela aile hukuku ile ilgili emir ve yasakları anlatırken aynı zamanda insanın fıtratına dair ipuçları da verebilir(salladım).
https://www.youtube.com/watch?v=3zQjFdYwwcY
Kutuplara yakın yaşayan insanlar dair:
“İslâm, ibadet vakitlerinin belirlenmesinde, her zaman, her yerde ve her seviyede insanın görebileceği işaretleri esas almıştır. Bu bakımdan, bilimsel ve teknik gelişmelere ve hesaplamalara, onlardan istifade edilse bile, mutlaka gerek duyulmaz. Bazıları, bu şekilde kutuplarda namaz vakitlerinin tesbit edilemeyeceği itirazında bulunmaktadırlar. Böyle bir itiraz, eksik coğrafya bilgisinden kaynaklanmaktadır. Gece ve gündüzlerin 6 ay kadar sürdüğü kutup bölgelerinde 24 saatlik zaman dilimi çerçevesinde sabah ve akşamın işaretleri o kadar açıktır ve bu işaretler o kadar düzenli görülür ki, halk buna göre yatma, kalkma ve diğer işlerini yapma vakitlerini kolayca ayarlayabilmektedir. Saatlerin yaygınlaşmadığı zamanlarda, Grönland, Norveç ve Finlandiya gibi ülkelerde oturanlar, günün ve gecenin saatlerini ufukta beliren çeşitli işaretlere göre ayarlarlardı. Bu işaretler, kendilerine günlük programlarını düzenlemede yardımcı olduğu gibi, ibadet vakitlerini ve bu arada sahur ve iftar yemeklerini tesbit etmelerinde de yardımcı olurdu.”
Ayrıca Ra’d suresi 41. Ayete göz atabilirsin.
Allah neden tütün ürünlerini yasaklamamış:
Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur olur da istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın yemek zorunda kalırsa, şüphesiz ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Dilleriniz yalana alışageldiğinden dolayı, Allah’a karşı yalan uydurmak için, “Şu helâldir”, “Şu haramdır” demeyin. Şüphesiz, Allah’a karşı yalan uyduranlar, kurtuluşa eremezler.
Ayette geçenlerin dışında herhangi bir şey konusunda helal/haram diyemeyiz. Ancak Kuran’da Allah’ın insana emaneti olan vücuda zarar verilmesi yasaklanmıştır.
Peygamberin eşleriyle ilgili kısımlar:
“Seks hayatına yer verme” ve “kac kariyla evlenmesi” konusunda açık konuşup ayet örneği verebilirsin çünkü bu konuda kullandığın üslup kadar ekstrem bir ayet hatırlamıyorum. Bir tek Ahzab 37 olabilir o da açıklandı. Peygambere ve eşlerine ait verdiği bazı örnekler vardır, bunlar diğer insanlar Peygamberi örnek alsın diyedir.
Peygamberin çok eşliliği → https://sorularlaislamiyet.com/peygamber-efendimizin-zevceleri-kac-tanedir-cok-evlenmesinin-hikmeti-nedir
Kuran, neden köleliği ve tecavüzü yasaklamıyor:
https://sorularlaislamiyet.com/islamiyetin-koleligi-kaldirmak-icin-tedbirler-aldigini-soylediniz-bu-tedbirler-nelerdir-kolelik-0
Nikahlı eşin dışında ilişkiye girmenin yasak olduğu bir durumda(zina) tecavüze nasıl yasak değil denilebilinir?
Kuran mealinde ‘düşün’ kelimesini arattım 124 sonuç çıktı. 124 kere düşün kelimesinin geçtiği bir kitabın dinine nasıl beyne ihtiyaç yoktur dersin?
Saygılar.
submitted by akunal to u/akunal [link] [comments]


2018.10.31 19:12 throwmefaway Arı Filmi Senaryosu

. Bilinen tüm havacılık kurallarına göre. bir arının uçabilmesi mümkün değildir . Kanatları şişko ufak vücudunu yerden kaldırmak için çok küçüktür . Arılar her şeye rağmen uçar. çünkü arılar insanların imkansız dedikleri şeyleri takmaz . Sarı siyah. Sarı siyah. Sarı siyah . Aaa siyah ve sarı! Haydi bugün biraz farklı takılalım . BAL. Barry! Kahvaltı hazır! Geliyorum! Bir saniye bekle . Alo? Barry? Adam? Bu olaya inanabiliyor musun? İnanamıyorum. Geçerken alırım seni . Çakı gibiyim . Merdivenleri kullan. Baban onlara dünyanın parasını verdi . Çok heyecanlıyım . Mezunumuz da geldi. Seninle gurur duyuyoruz oğlum . Notların da harika . Çok gurur duyuyoruz . Anne! Şekil yaptım o kadar ya . Üstün tüylenmiş. Ah! Beni yoluyorsun! El salla! 'ninci sırada olacağız. Hoşça kalın! Barry sana ne dedim? Evde uçmak yok! Merhaba Adam. Selam Barry . Tüy jölesi mi bu? Biraz. Bugün özel bir gün . Başaramam sanıyordum . Üç gün ilkokul üç gün lise . Lise günleri korkunçtu . Üç gün üniversite. İyi ki bir gün ara verip otostopla kovanı dolaşmışım . Döndüğünde farklı biriydin . Merhaba Barry. Artie bıyık mı bıraktın? Yakışmış . Frankie'yi duydun mu? Duydum . Cenazesine gidecek misin? Hayır gitmeyeceğim . Birini sokarsan ölürsün . Bu hakkını da bir sincapta kullanmazsın. Asabi herif . Yoldan çekilmeyi akıl edebilirdi . Yollarımızdaki bu lunapark uygulamasını çok seviyorum . Tatile ihtiyaç duymamamızın nedeni de bu . Vay be çok heyecanlı. Yani bu koşullar altında . Adam bugün erkek oluyoruz. Aynen! Arı beyler. Süper! Yaşasın! Öğrenciler fakülte ve değerli arı mensupları. karşınızda dekanımız Sayın Vızvızoğlu . Hoş geldiniz güzide Kovan Şehri'mizin sevgili. MEZUNLARI. mezunları . Mezuniyet törenimiz sona ermiştir . BALYAP şirketindeki kariyeriniz başlamış bulunmaktadır! İşimizi bugün mü seçeceğiz? Sadece eğitim dönemi diye duydum . Dikkat! İşte başlıyor . Lütfen ellerinizi ve antenlerinizi her zaman vagonun içinde tutunuz . TEBRİKLER İYİ ŞANSLAR. Acaba nasıl olacak? Biraz ürkütücü . Balyap'a hoş geldiniz Balsan Şirketi'nin. ve Baltıgen Şirketler Grubu'nun bir parçası . İşte bu! Vay canına . Vay canına . Siz arılar ömrünüz boyunca çok çalışacağınız. bu noktaya gelebilmek için bir ömür boyu çabaladınız . Bal gözüpek Polen Gücü ekibinin kovanımıza getirdiği nektarla başlar . Çok gizli formülümüz. renklendirilip koku ayarı ve baloncuk ayrıştırma işlemi yapılarak. altın gibi parıldayan. tatlı şuruba dönüşmesiyle oluşur ki biz buna. Bal deriz! Çok seksi. O benim kuzenim! Öyle mi? Hepimiz kuzeniz . Haklısın. Balyap arı halkının varlığının. her açıdan korunması için durmaksızın çabalar . Bu arılar yeni kasklarımızın dayanıklılık testini yapıyorlar . Ne kadar kazanıyor acaba? Ne kadar alsa az . Ve işte en son icadımız Krelman . Ne işe yarıyor bu? Balı döktükten sonra. kenarda kalanları toplar. Milyonlar kazandırıyor bize . Krelman'da çalışmak mümkün mü? Tabii ki. Birçok arı işi küçük işlerdir. Ancak arılar bilir ki. her iş küçük de olsa eğer iyi yapılıyorsa çok önemlidir . Fakat mesleğinizi dikkatli seçin. çünkü seçmiş olduğunuz meslekte ömrünüzün sonuna kadar kalacaksınız . Ömrümün sonuna kadar aynı işi mi yapacağım? Bunu bilmiyordum . Ne fark eder ki? Şunu bilmek sizi çok mutlu edecektir arı halkı tam milyon yıl boyunca. bir gün bile izin yapmamıştır . Ölümüne mi çalıştıracaksınız bizi? Deneyeceğiz . Balyap. Vay be! Aklımı başımdan aldı! "Ne fark eder ki?" Nasıl böyle bir şey dersin? Sonsuza dek bir tek iş. Bu yapılabilecek en çılgınca seçim . Ben rahatladım. Hayatımızda tek seçim yapacağız . Nasıl olur da bunu bize söylemezler? Barry neden her şeyi sorguluyorsun? Biz arıyız . Yeryüzünün en mükemmel işleyen topluluğuyuz . Burada her şeyin biraz fazla iyi işlediği hiç mi aklına gelmiyor? Bana bir örnek ver . Ne bileyim ben ama neden bahsettiğimi biliyorsun . Kapıyı boşaltın. "Kraliyet Balözü Kuvvetleri" inişe geçiyor . Dur bir dakika . Hey bunlar Polen Gücü! Vay canına . Hiç bu kadar yakından görmemiştim . Kovanın dışını biliyorlar . Ama bazıları geri dönmüyor . Selam! Merhaba Polenciler! Nektar. Harikaydınız beyler! Sizler canavarsınız! Göklerin kralısınız! Bayılıyorum size! Acaba neredeydiler. Bilmem . Onların günleri planlı değil . Kovanın dışında nerelere gidip neler yapıyorlar kim bilir? Pat diye Polen Gücü'ne katılamazsın. Ona göre yetiştirilmelisin . Haklısın . İkimizin ömür boyu göremeyeceği kadar polen var burada . Alt tarafı bir itibar göstergesi. Arılar bunu biraz fazla önemsiyor . Belki. Üzerinde varsa ve kızlar bunu görüyorsa işler değişir . Şu kızlar mı? Onlar da kuzenimiz değil mi peki? Uzaktan. Uzaktan . Şu ikisine bakın . İki tane kovan miskini. Şunlarla biraz dalga geçelim . Polen Gücü'nde olmak tehlikeli olmalı . Evet. Bir keresinde bir ayı beni bir mantara sıkıştırdı . Bir pençesi boğazımdaydı. Diğeriyle sağlı sollu tokatlatıp duruyordu beni! Vay canına! Yenebileceğimi tahmin etmezdim . Bunlar olurken sen ne yapıyordun? Yetkililere haber veriyordum . İmzalayabilirim . Bugün dışarısı sarstı değil mi beyler? Evet . Yarın buradan km. Uzaklıktaki ayçiçeği tarlalarına gidiyoruz . kilometre mi? Barry! Bizim için kısa mesafe ama belki sana uygun değildir . Belki de uygundur. Hayır değildir! J Kapısından sıfır dokuz sıfır sıfır'da kalkıyoruz . Ne dersin vızvız çocuk? Yeterince güçlü müsün? Olabilirim. Sıfır dokuz sıfır sıfır'ın ne demek olduğuna bağlı . Hey Balyap! Beni korkuttun baba . Hangi işi istediğine karar verebildin mi? Bir sürü seçenek var. Ama sadece birini seçebilirsin . Her gün aynı işi yapmaktan sıkıldığın oldu mu hiç? Karıştırmanın ne olduğunu anlatayım . Sopayı tutarsın şöyle bir gezdirirsin güzelce karıştırırsın . Bir ritim tutturursun kendine. Çok güzel bir şeydir . Düşünüyorum da. belki de bu bal alemi bana göre değildir . Ne düşünüyordun baloncu olmayı mı? İğnesi olan biri için kötü bir meslek . Janet oğlun bal işine girmek istediğinden emin değilmiş! Barry bazen çok komik oluyorsun. Olmaya çalışmıyorum . Bal işine giriyorsun. Oğlumuz Karıştırıcı olacak! Karıştırıcı mı olacaksın? Kimse beni dinlemiyor! Senin için özel sopalarım var . Şu anda ne istersem söyleyebilirim. Dövme yaptıracağım! Haydi taze bir bal açıp bunu kutlayalım! Belki burnuma da küpe taktırırım. Antenlerimi kazıtırım . Bir çekirgeyle çıkarım. Altın diş taktırıp önüme gelene "kanka" derim! Gurur duyuyorum . Bugün işe başlıyoruz! Büyük gün . Haydi! Bütün iyi işleri kaptıracağız . Evet. Tabii . Polen Sayma Dublör Arı Boşaltma Karıştırıcı Danışma Masası Saç. Hala boş mu? İki kişi kaldı! ÇERÇÖP TOPLAMA. Ve bir tanesi de sen oldun! Hangisini aldın? Çerçöp toplama . Vay canına! Çaylak mısınız? Evet efendim! İlk günümüz! Hazırız! Seçiminizi yapın . İstersen sen başla. Hayır sen . Tanrım. Neler müsait acaba? Tuvalet görevlisi her zaman açık ama düşündüğün nedenden değil . Krelman olabilir mi? Elbette. Krelman senin . KRELMAN DOLU. Üzgünüm az önce dolmuş . Balmumu tamiri açık . Krelman tekrar açıldı . Ne oldu? Bir arı öldüğünde onun yeri açılır. Gördün mü? Ölmüş. Ölü. Bir ölü daha . Bu da ölü. Ölümcül ölü. İki ölü daha . Baş üstü ölü. Baş altı ölü. Hayat böyle! Bu çok zor! Isıtma Soğutma Dublör Arı Boşaltıcı Karıştırıcı. Uğultucu Tuvalet Müfettişi İplik Koordinatörü Şerit Amiri. Larva terbiyecisi. Barry sence hangisini Barry? Barry! Pekâlâ dokuzuncu bölgede bir ayçiçeği tarlası bulunuyor. Neredesin? Dışarı çıkacağım. Nereye dışarı? Kovandan dışarı. Olmaz! Ömrümün sonuna kadar çalışmadan önce buna mecburum . Öleceksin! Delirmişsin sen! Biri arıyor . Eğer kendini cesur hisseden varsa . Caddedeki çiçekçiye. yeni güller gelecek bugün . Selam millet . Şuna bakın. Bu dün gördüğümüz çocuk değil mi? Kalkış pistine girmek yasak evlat . Sorun yok Lou. Bizimle gelecek bugün . Ballı çocuk seni . Burayı imzala burayı. Şuraya da paraf at . Teşekkürler. Tamam . Bugün yağmur ihbarı aldık ve. hepinizin bildiğiniz üzere arılar yağmurda uçamaz . O yüzden dikkatli olun. Ve her zamanki gibi süpürgelere. terliklere köpeklere kuşlara ve ayılara dikkat edin . Bazı evlerde üzerimize enerji içeceği döküldüğü rapor edildi . Murphy bu yüzden şu an revirde ve çekirge gibi durmadan zıplıyor! Bu korkunç. Kuralı hatırlatayım. kesinlikle insanlarla konuşmak yok! Pekâlâ kalkış pozisyonu! Vızz vızz vızz vızz! Vızz vızz vızz vızz! Vızz vızz vızz! Siyahla Sarı! Alemin Kralı! Hazır mısın Cesur Çocuk? Evet. Tabii ki . Rüzgar Tamam . Telsizler Tamam. Balözü takım Tamam . Kanatlar Tamam. İğne Tamam . Altına kaçıranlar Tamam . Pekâlâ kızlar. haydi kalkıyoruz! Sömürün o sardunyaları çizgili canavarlarım! Emrediyorum kurutun o çiçekleri! Vay canına! Dışarıdayım! Kovandan çıktığıma inanamıyorum! Ne kadar da mavi . Hızlı ve özgür hissediyorum kendimi! Uçurtma! Vay be! Çiçekler! Burası Mavi Lider. Güllerle görsel temas var . derece dönün . Güller! derece tamam. Dönüyoruz . Kenara çekil ufaklık. Geri tepebilir . Nektar. İşte buna "Nektar Toplar" denir . Polenleme görmüş müydün hiç? Hayır efendim . Buradan biraz polen alıp şuralara serpiyorum. Biraz da buraya. bir tutam da şuraya. Biraz sihir gibi . Bu inanılmaz. Peki niye yapıyoruz bunu? Polen gücü. Ne kadar polen o kadar çiçek o kadar balözü o kadar bal . Harika . Parlak bir sarılık görüyorum. Papatyalar olabilir . Ben de gördüm tamam . Durun. Çiçeklerden biri hareket ediyor . Tekrar et. Hareket eden bir çiçek mi rapor ediyorsun? Olumlu . O top içerdeydi! En güzeli bu. Nedir bu? Bilmiyorum ama bu renge bayılıyorum . Güzel kokuyor. Çiçek gibi değil ama hoşuma gitti . Evet tüylü . Kimyasal da . Dikkatli olun çocuklar. Biraz yapışkan . Arı Maya aşkına! Mankafa buraya gel çabuk! Eyvah! Çocuklar! Bu hiç iyi değil . Olumlu . Ucuz kurtulduk . Canım yanacak . Ana kuzusu . Pozisyonunu kaybettin çaylak! Füze gibi geri yollayacağım sana! Yardım edin! Galiba bunlar çiçek değil . Ona söyleyelim mi? Bence biliyor . Bu da nesi? Maç sayısı! Toparlanmaya başlasan iyi olur tatlım çünkü birazdan kafana yiyeceksin! İmdat! KLİMA KONTROL. İğrenç . Arabada arı var! Bir şey yap! Direksiyondayım! Merhaba Arı. Arkaya geldi! Beni sokacak şimdi! Kimse kıpırdamasın! Kıpırdamazsanız hiçbirimizi sokmaz. Kıpırdamayın! Göz kırptı! Sprey sık ona! Ne yapıyorsun? Vay. Dışarıdaki gerginlik katsayısı inanılmaz . Eve dönmeliyim . Yağmurda uçamam . Yağmurda uçamam . Yağmurda uçamam . İmdat! İmdat! Arı düşüyor! Ken pencereyi kapatır mısın? Yeni hazırladığım özgeçmişime bak. Katlanabilir bir broşür seklinde . Gördün mü? Katlanıyor . Oh hayır gene insanlar. Yeter artık ama . Bu da ne böyle? Bu kez olacak. Bu kez. Bu kez. Bu kez! Perde! Şeytani bir şey bu . Harika oldu. Tüm özel yeteneklerim. hatta en sevdiğim on film bile var . İlki hangisi? "Yıldız Savaşları mı"? Hayır Ben sevmiyorum öyle. filmleri . Konuşmamıza neden izin verilmediği belli. Delirmiş bunlar . İş görüşmesine gittiğimde şaşırıyorlar. Söylediklerime inanamıyorlar . İşte güneş orada. Belki oradan çıkabilirim . Güneşin üstünde yazıyor muydu? Küresel ısınmayı ben tahmin etmiştim . Sıcaklığı hissediyordum ama önceleri benim ateşim sandım . Hey! Dur! Arı! Geri çekilin. Kışlık bot bunlar . Dur! Öldürme onu! Arılara alerjim var. Bu arı beni öldürebilir! Onun hayatı neden seninkinden değersiz olsun? Onun hayatı niye benimkinden değersiz? Söyleyeceğin bu mu? Her hayatın bir anlamı var. Onun neler hissedebileceğini bilmiyorsun . Broşürüm! Haydi bakalım ufaklık . Korktuğumu sanmayın. Alerjim var . Özgeçmişine bunu da yaz . Yüzüm balon gibi şişebilirdi . Bunu da "özel yeteneklerine" eklersin . Birini bir yumrukta indirmek de özel bir yetenek . Hoşça kal Vanessa. Teşekkürler . Vanessa haftaya yoğurt yemeye? Tabii Ken. Nasıl istersen . Üzerine keçiboynuzu koyabilirsin. Güle güle . Kalorisi daha azmış. Güle güle . Bir şey söylemeliyim . Hayatımı kurtardı. Bir şey söylemeliyim . Haydi bakalım . ARIGE DİYET TON. Olmaz . Ne diyeceğim? Başım belaya girebilir . Arı yasası. Bir insanla konuşamazsın . Bunu yaptığıma inanamıyorum . Yapmalıyım . Yapamam. Haydi ama! Yapamam. Haydi ama! Yap şunu. Yapamam . Lafa nasıl gireceğim? "Jazz sever misin?" İyi fikir değil . İşte geliyor! Konuşsana salak! Merhaba! Affedersin . Konuşuyorsun. Biliyorum . Konuşuyorsun! Çok özür dilerim . Önemli değil. Rüya görüyorum. ama yatağa gittiğimi hatırlamıyorum . Eminim bu biraz sinir bozucudur . Benim için sürpriz oldu. Yani sen bir arısın! Ben bir arıyım. Aslında bunu yapmamalıydım ama. beni öldürmeye çalıştılar . Sen olmasaydın. Sana teşekkür etmeliydim. Ben böyle yetiştirildim . Bu biraz garip oldu . Bir arıyla konuşuyorum. Evet . Bir arıyla konuşuyorum. Ve bir arı benimle konuşuyor! Minnettar olduğumu söylemek istedim. Gideyim artık . Bekle! Bunu yapmayı nerede öğrendin? Neyi? Konuşma olayını . Senin öğrendiğin gibi. "Anne. Baba. Bal" Öyle başladım . Bu gerçekten komik. Evet . Evet. Arılar komiktir. Gülmüyorsak ağlarız böyle başa çıkıyoruz hayatla . Neyse . Acaba. bir şey içer miydin? Ne gibi? Bilmem. Belki Kahve? Sana zahmet vermek istemem . Ne zahmeti canım. İki dakikamı alır . Alt tarafı kahve. Zahmet olmasın . Saçmalama lütfen! Aslında bir fincan alırım . Romlu kek de ister misin? Almasam. Bir parça al . Yok almayayım. Haydi ama! Birkaç mikrogram vermeye çalışıyorum da . Nerede? Çizgiler şişman gösteriyor . Harika görünüyorsun! Modadan anlıyor musun emin değilim . Sen iyi misin? Hayır . Kravatını takside bağlayıp uçarak gitmiş Manhattan'a . Sonunda oraya varmış . Kilisenin merdivenlerini koşarak çıkmış. Düğün başlamış bile . Sonra da demiş ki "Mısır mı?" Ben de "Mısırlı" dedin sanmıştım . "Bir mısırla neden evleneyim ki?". Arı fıkrası mı bu? Biz arılara ait bir tarz bu . Evet farklı . Peki ne yapacaksın Barry? İş konusunda mı? Bilmiyorum . Kovandaki görevimi yapmak istiyorum ama onların istediği şekilde değil . Ne hissettiğini anlıyorum . Öyle mi? Elbette . Ailem avukat ya da doktor olmamı istiyordu. Ben çiçekçi olmak istedim . Sahi mi? Benim bütün hayatım çiçekler . Yeni kraliçemiz de aynı slogan sayesinde seçildi . Neyse şuraya bakarsan. benim kovanım tam şurada. Görüyor musun? Sen Central Park'ta yaşıyorsun! Evet! Kaplumbağa Köprüsü'nün yanında! Biliyorum orayı. Orada ayağıma taktığım yüzüğümü kaybetmiştim . Neden kızlar ayağına yüzük takar? Niye takmasınlar? Dizine şapka takmak gibi bir şey bu. Bunu bir denemeliyim . İyi misiniz bayan? Evet. İyiyim . Öyle iki kahve birden içeyim dedim! Her neyse bu harika oldu. Kahve için teşekkür ederim . Önemli değil . Özür dilerim bitiremedim. Bitirseydim ömür boyu uyuyamazdım . Sen ee. Bir parça yanıma alabilir miyim? Tabii! Haydi bir kırıntı al . Teşekkürler! Bir şey değil . Pekâlâ o zaman ee sanırım görüşürüz . Ya da görüşmeyiz . Tamam Barry . Ve tekrar çok teşekkür ederim. Hayatımı kurtardın . Hiç önemi yok . Önemsiz değildi ama Her neyse. DENEY SÜRECİ DEVAM EDİYOR. KASIRGADAN KURTULMA DENEYİ. Bu işe yaramayacak . Hazır. Deneyebiliriz . Pekâlâ Dave paraşütü çek . İnanılmazmış. İnanılmazdı! Hayatımın en korkunç en mutlu günüydü . İnsanlarla olduğuna inanamıyorum! Korkunç dev insanlar! Nasıllardı? Büyük ve deli. Deli gibi konuşuyorlar . Deli gibi yiyorlar. Deli gibi kullanıyorlar . Öldürmeye çalıştılar mı seni? Bazıları evet ama bazıları değil . Nasıl döndün? Kanişe bindim . Gittin ve buna sevindim. Ne görmek istiyorsan gördün. ve çok istediğin "tecrübeyi" yaşadın. Artık işini seçip normal olabilirsin . Ama Ama? Biriyle tanıştım . Biriyle mi tanıştın? Arıgillerden mi peki? Eşek arısı mı? Annenler seni öldürür! Hayır . Örümcek mi? Örümceklerden hoşlanmıyorum . Biliyorum seksiler sekiz bacakları var . Ama yüzleri çok çirkin . Kim peki? O bir ee insan . Hayır hayır. Arı yasası bu. Bunu da çiğnemiş olamazsın . Adı Vanessa. Tanrım . O kadar güzel ki. Üstelik çiçekçi! Olamaz! Çiçekçi bir insanla çıkıyorsun! Çıkmıyoruz . Kovandan dışarı uçuyorsun. Ellerinde tazyikli hortumlar maytaplarla. evlerimize saldıran insanlarla konuşuyorsun. Dinamitten farkı yok! Hayatımı kurtardı! Üstelik beni anlıyor . Bu iş bitecek! Ye şunu . Bu iş bitmeyecek! Neydi bu? Buna kırıntı diyorlar. Bu ne güzeller güzeli bir şey! Üstelik bu yedikleri değil. Yediklerinden yere dökülenler! Cinnabon ne biliyor musun? Hayır . Ekmeği tarçını şekeri alıyorlar. Üçünü birden iyice. Otur şuraya! ısıtıyorlar! Beni iyi dinle! Biz onlar değiliz! Biz biziz. Biz ve onlar! Evet ama arzu dolu bu kalbi kimse görmeyecek mi? Arzulamak yok. Bırak arzulamayı . Artık biraz arı gibi düşün dostum. Arı gibi düşün! Arı gibi düşün. Arı gibi düşün . Arı gibi düşün! Arı gibi düşün! Arı gibi düşün! İşte orada havuza girmiş . Senin sorunun ne biliyor musun? Arı gibi düşünmeye mi başlamalıyım? Daha ne kadar devam edecek bu? Üç gün oldu! Niye hala çalışmıyorsun? Hayatımla ilgili almam gereken önemli kararlar var . Ne hayatı? Bir hayatın yok ki! İşin yok. Sadece bir arısın işte! Biraz bal yapsan ölür müsün? Barry çık havuzdan. Baban seninle konuşuyor . Martin konuş onunla . Barry seninle konuşuyorum! Geliyor musun? Her şeyi aldın mı? Her şey hazır! Sen önden git. Ben yetişirim . Çok geç kalma . Bak şimdi! Vanessa! Hala buradayız. Sana ona bağırma demiştim . Bağırdığın zaman cevap vermiyor sana! Sen niye bağırıyorsun? Çünkü dinlemiyorsun . Bunu dinlemeyeceğim . Çıkmalıyım . Nereye gidiyorsun? Arkadaşımla buluşacağım . Bir kızla mı? Bu yüzden mi karar veremiyorsun? Görüşürüz . Umarım kız Arıgillerdendir . VANESSA'NIN ÇİÇEKÇİSİ. Her yıl Pasadena'da çiçeklerle dolu bir geçit töreni mi yapıyorlar? Güller Turnuvası'nda olmak her çiçekçinin hayalidir! Arabanın üstündesin. Her yer çiçek dolu. İnsanlar seni alkışlıyor . Bir turnuva. Güller spor müsabakalarına katılabiliyor mu? Hayır. Pekâlâ sıra bende. Nasıl oluyor da her yere uçamıyorsun? Yorucu oluyor. Sen niye her yere koşmuyorsun? Daha hızlı değil mi? Tamam anladım. Sıra sende . Video. Televizyonda o an ne varsa kaydediyor mu? Bu çılgınlık! Sizde onlardan yok mu? Bizde Osteo var ama bir hastalık bu. Hem de korkunç bir hastalık . Olamaz . Aptal arılar! Eminim sokmak istiyorsundur böyle salakları . Aslında sokmamaya çalışıyoruz. Bizim için çok tehlikeli . Yani sürekli sinirlerine hakim olmalısın . Hem de çok. Duvarları tekmeler yürüyüşe çıkar. sinirle bir mektup yazıp çöpe atarsın. Duygularını bastırıyorsun işte . Öfke kıskançlık şehvet . Aman Tanrım! İyi misin sen? Evet . Derdin ne senin? Ama böcek o . Kimseyi rahatsız etmiyor. Çek git buradan gerizekalı! Neydi o? Mizah dergisi falan mı? Evet. Nereden anladın? On sayfalık falan bir şeydi. sayfaya kadar dayanabiliyoruz . Bu işin matematiğini çözmüşsün . Mecburen. Kuzenimi Vogue öldürmüştü. Hiç şaşmam . Gölgelerin Gücü Adına! Bu da ne böyle? BAL. Bu nereden çıktı? Tatlı arı. Altın Çiçek . Ray Liotta Özel Koleksiyonu mu? Şu aktör değil mi bu? Hiç duymadım . Bu niye burada? İnsanlar için. Yiyelim diye . Yeterince yemeğiniz yok mu? Şey var. Nereden buldunuz peki? Arılar yapıyor. Kimin yaptığını biliyorum! Ve yapması da çok zordur! Isıtmak soğutmak ve karıştırmak gerek. Bir de Krelman denen şey var! Organik bu. Bizim organımız! Alt tarafı bal Barry . Alt tarafı ne? Arılar bunu bilmiyor ama! Bunun adı hırsızlık! Evlerimizi okullarımızı hastanelerimizi alıyorsunuz! % İNDİRİM. İndirimde mi? Bunun hesabını soracağım! Hepsini soracağım! Hector . Bitti mi işin? Bitiyor . Buralarda. Hissediyorum . Eve gidebilirim artık . Şu güzel balı da açık bırakayım hazır kimse de yok . Yakalandın paketçi çocuk! Bir şey duyduğumu biliyordum. Demek konuşabiliyorsun! Evet konuşabiliyorum. Şimdi de sen konuş bakalım! Nereden getiriyorsunuz bu malları? Malları satan kim? Anlamıyorum. Dost değil miyiz? Yapmak isteyeceğimiz en son şey siz arıları kızdırmak! Çok geç kaldın! Bizim oldu artık! Siz bayım yanlış adama kılıç çektiniz! Siz de dostum iguanam Ignacio'ya öğle yemeği olacaksınız . Ballar nereden geliyor? Nereden dedim! Bal Çiftliği! Bal Çiftliği'nden geliyor! Bal ÇİFTLİĞİ. Seni manyak adam! Neler oldu burada? Şu suratlarına bak. Kamyon çarpmış gibiler. Ve şimdi de. bilinmezliğe sürükleniyorlar! Hareket etme . Sen ölü değil misin? Ölüye benziyor muyum? Hareket edeni temizliyorlar. Nereye gidiyorsun? Bal Çiftliğine. Çok büyük bir iş peşindeyim . Ben Alaska'ya gidiyorum. Geyik kanı manyak bir şey. Feci kafa yapıyor! Tacoma'ya gidiyorum . Ya sen nereye? O gerçekten ölü . Anladım . Eyvah! Nedir bu? Hayır! Silecekler! Üç bıçaklı! Üç bıçaklı mı? Atla haydi! Tek şansın var arı! Niye her şeyiniz bu kadar temiz olmak zorunda? Daha ne görmeniz gerekiyor? Gözünüzü açın! Kafanızı da çıkarın! Ben Washington Ulusal Radyo Haberleri'nden Carl Kasell . Böcek öldürmeye son verin artık! Arı! Geyik kanı manyağı! Bir ses duydun mu? Ne gibi? Minik çığlıklar gibi . Radyoyu kapat . Nasıl gidiyor arı çocuk? İyidir Geyik . Ve göz alabildiğince yan yana dizilmiş bal kavanozları duruyordu . Vay be! Bu kamyon nereye gidiyorsa balları oradan alıyor olmalılar . O ballar bize ait . Arılar omuz omuza. Öyleyiz . Kovanda birbirimize yakınız . Biz değiliz adamım. Biz tek takılırız. Her sivrisinek ayrı takılır . Ya başınız belaya girerse? Sivrisineksen sen belasındır . Kimse bizi sevmez. Vurmayı bilirler sadece. Bizi görünce Vur vur! En azından dışarıdasınız. Bir sürü kızla tanışıyorsunuzdur . Bizim kızların gözü yüksektedir. Güvelerle yusufçuklarla takılırlar . Sivrisinek kızları bize yüz vermez . Şaka yapıyorsunuz! KAN BANKASI. Geyikkan binayı terk ediyor! Görüşürüz arı! Selam millet! Geyikkan! Sizi burada ebeleyeceğimi biliyordum. Kamış getirdiniz mi yanınızda? Bal ÇİFTLİĞİ. Sonra kavanozlara doldurup etiket yapıştırıyoruz. Çok karlı bir iş . Burası da ne böyle? Bu arıların susam kadar beyni yok . Beyinsiz bunlar! Beyinsiz . Yeni körüğe bak. Çok güzel . Thomas modeli! Körük mü? Dakikada üfleme yarı otomatik. İki kat nikotin ve katran . Bir iki nefeste indiriyor bunları yere . Onlar yapar balları biz toplarız paraları . "Onlar yapar balları biz toplarız paraları" mı? Olamaz! Burada neler oluyor? Siz iyi misiniz? Evet. Fazla uzun sürmüyor . Sahte bir kovanda olduğunuzun farkında mısınız? Kraliçemiz buraya taşındı. Başka çaremiz yoktu . Kraliçeniz mi? Kadın kılığına girmiş bir erkek bu! Arıbeyi bu! Bu da nesi? Oh hayır . Yüzlerce kovan var burada! Arı balı . Bizim balımız yüzsüzce bir dalavereyle elimizden alınıyor! Ayıların bize yaptıklarından bile daha kötü. Bu konuda bir şeyler yapmalıyız . Ah Barry . İnsanların balımızı mı alıyor? Bu sadece bir söylenti . Bunlar söylentiye benziyor mu? Komplo teorisi bunlar. Bu resimler de montaj . Bütün bunları nereden biliyorsun sen? İnsanlarla konuşuyor . Ne? İnsanlar mı? İnsan bir kız arkadaşı var. Üstelik öpüşüyorlar! Öpüşmek mi? Öpüşmüyoruz . İstiyorsun ama. Kimden yanasın sen? Arılardan! San Antonio'da bir cırcırböceğiyle çıkmıştım. O bacaklar beni uyutmadı . Barry hayatın adına yapmak istediğin bu mu? Hepimizin adına yapmak istiyorum. Kimse arılar kadar çok çalışmıyor! Baba bazen o kadar çalışmış oluyordun ki. ellerin kendi kendine karıştırıyordu durduramıyordun . Hatırlıyorum . Balımızı almaya ne hakları var? Yılda iki kapla yaşamaya çalışıyoruz. Onlar balı dudak kremine bile koyuyor! Haklı bile olsan bir arı ne yapabilir? Onları en acıyacak yerlerinden sokacağım . Suratlarından! Gözleri! Çok can yakar. Hayır . Burundan mı? Ölürler acıdan . İnsanları sokabileceğimiz tek yerleri var. Onlar için önemli olan tek bir yer . "Kovan'da Olan" Her gün saat 'te bir saat boyunca kovandan haberler . Sakala hayır! Bob Yabanarı ile günün içinden . Bora Batıran'la hava durumu . Vızz Larva ile spor . Ve Jeanette Chung . İyi akşamlar. Ben Bob Yabanarı. Ve ben Jeanette Chung . Kovanşehir arılarından Barry Benson. insan ırkını ballarımızı çalmak suçundan mahkemeye vereceğini. balımızı yasadışı yollarla sattıklarını iddia etti! ARI LARRY KING. Yarın akşam Arı Larry King'de. Baltıgen yayınları tarafından çıkartılan. "Zarif Kadınlar" isimli kitap hakkında konuşacağız . Bu geceki konuğumuz Barry Benson . "Ben sıradan bir çocuğum başaramam." diye düşündün mü hiç? Arılar dünyayı değiştirmekten hiç korkmadı . Arıstoph Kolomb'a bakın. Arındıra Gandi'ye. Arı Terim'e . Geldiğim yerde insanları dava etmeyi düşünmezdik . Bizler daha çok çelik çomak ya da cirit oynardık . Kaç yaşındasın? Tüm arı halkı seni bu haklı davanda destekliyor. ki sanırım arılar için yüzyılın davası olacak bu . Biliyor musun insanların dünyasında da bir Larry King var . Çok kullanılan bir isim. Önümüzdeki hafta. Tıpkı sana benziyor ve onun da gömleğinde askılar arkasında renkli. Önümüzdeki hafta. Şişe dibi gözlükleri duymana rağmen konuktan yapılan altyazılar da aynı . Ayı Haftası gelecek hafta! Korkunçlar kıllılar ve haftaya canlı yayındalar .
submitted by throwmefaway to TurkeyJerky [link] [comments]


2016.08.09 02:22 MassRain İdama önce kendi vicdanlarımızdan başlamamız gerek.

Normalde böyle polemiklerin & tartışmaların iyice içine girmeyi yıllar önce bıraktım hem din hem siyasi konularda, ama bugün kötü haberler aldım uyku tutmadı.Yazayım bişeyler dedim biraz can sıkıntısı alır belki.Özet, tldr yok maalesef canınız sağolsun.İyi geceler hepinize.
Uzun zaman değil öyle, birkaç yıl önce "sahte" bile değil; olmayan delillerle ısmarlama davalarla yüzlerce suçsuz insanı içeri aldılar.Ailelerinden, çocuklarından ayırdılar vatan sevgisinden başka suçları olmayan insanları.Sonra yapılan özür; kandırıldık oldu.Hatasını kabul etme yok, zira hatasını kabul eden istifa eder.Hiç utanmadan insanların, mikrofonların karşısına çıkıp söylendi bu.Bir terörist gruba sempatin var, yıllarca yardım ettin; yataklık yaptın; onlarca insanın emeğinin çalınmasına aracı ve seyirci oldun;onlarca insanın çocuğun hakkını yedin ve sonra kandırıldım pardon diyip hiç ceza almadan işin içinden çıktın.
Böyle bir ülkede; "idam geri gelsin" furyası dönmeye başladı.İdam cezasını isteyenler herkes dolaylı olarak katil gibidir.Gerçek suçluların sadece büyük insanların arkasında takıldıklarından dolayı sokakta özgürce dolaştığı yerde tüm bu Ergenekon, Balyoz ve kişisel birçok yanlış davası bulunan insan idam tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktı/kalacak.Hapislerde boş yere yıllarca yatanların haberlerini görüyoruz.O yıllarda ergenekon ve balyozdan içerde olanların arkalarından söylenenleri de, ailelerinin görüntüleri ekranlara geldiğinde sevinçten masturbasyon yapanları da..Hoş böyle insanların olduğu,cahilliğin diz boyu gezdiği, her gün toplu tecavüz haberlerinin görüldüğü,beynini kullanmayan Türklükten uzaklaşıp araplaşmış toplumun arttığı , medeniyetsiz, karşısındaki insana,düşüncesine ve hukuka saygısızlığın olduğu yerde masum insanlardan ve masumiyetten bahsetmek de boş.
Şimdiki darbe suçlularının idam cezasına maruz kalamayacakları da ortada ama idam ağızdan düşmüyor güç gösterisi yapar gibi.Özellikle siyası suçlular, ülkede idam varsa global hukuk yasalarından dolayı iade edilemez.Yunanistana kaçanlar mesela, yada direk elebaşı Feto.Ayrıca hukuk geriye doğru işleyemez.Bir kişinin suçu işlediği sırada hukuk nasıl işliyorsa öyle kalır.Bu hüküm sadece anayasadan değil yüzyıllar önceden kalma.Bu uluslararası kabul edilmiş bir ilke çok uzun zamandır.Bu ilkenin değiştirilmesi yada iplenmemesi öyle basit kafana göre yapabileceğin birşey değil.Ülkeyi ülke statüsünden çıkartan bir durum.Dünyada Türk vatandaşını pasaport vizeyi bırak, insan olarak tanımayacak bir duruma getirecek bir durum.Onlarca yıllık anlaşmaların geçerliliğini yitirmesi gibi.AB'ni zaten geçtim.Daha bu yılın başında vize kaldırılacakken şimdi diyorlar ki AB bizi almasın zaten almayacak.Bilmiyorsunuz ki belediyelerin yaptığı kaldırım bile çatır çatır harcanan AB fonlarıyla yapılıyor.Öğrencilerin yurtdışında okumaları , burs almaları, üniversite diplomaları hala AB ile ilişkili.Turizmi ve teknolojiyi, ithalatı ihracatı geçtim zaten.Avrupa Birliği ismi bile hala ülkeye faydalı.Dini imanları para olanlara söyleyeyim dedim.Gerçi zaten yabancı yatırımcılar bir bir çekilmeye başlamışlar, liste falan dolaşıyordu.Turizm zaten bitik.Çok sevdiğiniz araplarda hemen arkalarını dönerler yakında.Hoş dünyada çizdiği görüntü;basın özgürlüğünün olmadığı,nefret ve ırkçılığın tavan olduğu, kadına şiddetin hergün yaşandığı aslında hiçte istikrarlı olmayan bir yer olarak görüldüğü ülkede çok bile kaldılar bu yabancı şirketler.
1984den beri kimse idan edilmemiş oysa idam 2002de kaldırılmış.Apo iti bile idamı bırak kendi adasında takılıyor.Hoş idam edilip kurtulmasını istemem, sürünsün daha iyi diye düşünüyordum ama sonra aklıma "sürekli gidip gelen heyetler ve fikir alışverişleri" geliyor.Bu Fetocuları asalım diyenlerin çoğu eminim 1 gün sokağa çıkıp apoyu asın dememiştir.Bugün elinde Türk bayraklarıyla demokrasi bayramı yapan ortadoğulular, duyar kasanlar keşke bu kadar duyarı PKK terörüne kassaydı bu şeyler artık "normal" olmayacaktı.Teröre kaybettiğimiz her asker, hayatı olan o bireyler bizim için sadece bir numara ve sayı olmuş durumda.3 şehit, 5 şehit...Yakınlarımda olduğundan biliyorum; o kaybedilen her bir insanın kendi aileleri, eşleri çocukları anneleri var.Acısı hiçbir zaman unutulmuyor.Televizyonda her gün "3-4-5 10 15" diye numarayla geçiştirilip giden haberlerin hepsi daha fazla deşiyor o acıları.Sonra bu acılara sebep olan hevaller "sınır kapısında" megrilerle karşılanıyor.2 sene sonrada ülkenin başkentinde 100lerce hayat yine yokoluyor.Keşke inansaydım da içim rahat olsaydı elebaşına sayın diyen ve onu seven herkesin bu acıların hesabını vereceğini bilerekten.Neyse idama geri döneyim.
Bir Amerika(ki sadece bazı eyaletlerde var) ve Japonya herkesin ağzında, hiç Suudi arabistanda da var, İranda da var diyeni duydunuz mu?Her zaman batıya küfür ederler ama işine gelince örnek alırlar.Bu "batı medeniyetsizliği" diyen çomarlar Fransa'da gün/gece boyu bedava hizmet veren taksilere karşılık havaalanı patlamasında insanlar uzuvlarını ellerinde tutarken "köşeye kadar da olsa 100$ diyenler" aynı insanlar.Amerika'da eşcinsel evlilik de var, hadi örnek alın onu da.Çok uzağa gitmeye gerek de yok, hakkında yolsuzluk iddaları dönenlerin makamına hakaret etmemek için istifa etmesini de örnek alabilirsiniz.Dün beslediği kargaların bugun kendilerini tırmaladığı zaman,"sry kb kandırıldım" diyip yargılanmayan aksine mağduriyetten yine sempati ve oy/güç aldığı başka bi ülke örnek gösteremezsiniz mesela, her yıl gerilla terörüne yüzlerce askerin yitirildiği bir "istikrarlı" ülke gösteremeyeceğiniz gibi.Sanıyorsunuz ki Amerika ve Japonya da günde bin tane normal suçlu kişi idam ediliyor.2 ülke tarihi boyunca o kadar idam olmamıştır.Kaldı ki idam davaları en az 10 yıl sürüyor bu ülkelerde.Ha birde "besleyelim mi" muhabbeti var, yok kurtaralım ömür boyu hapisten..Kaynağı kaybettim ama idamla yargılanan ve hükmü idam olan davaların aslında maddi ve zaman olarak bu devletlere daha pahalıya patladığını okumuştum.
Mağduriyet demişken "Menderes'i astınız" bi ara kimsenin ağzından düşmüyordu.Fatih Rüştü Zorlu'nun hikayesini anlatırdı herkes ne oldu?Yine siz unuttunuz onları ama biz hatırlıyoruz..Ne arar bu insanlarda utanma, haysiyet ve şeref.Bugün asıp yarın ismini biryere verip onurlandırmak geçmişimizde var.Adnan menderes havaalanı,Hasan polatkan lisesi, Fatih Rüştü zorlu lisesi,Deniz gezmiş parkı, Üç fidan parkı.Tabi bunun sebebi de idam edilenlerin çocuk tecavüzcüsü, sapık, darbeci yada vatan haini olmaması.Tıpkı bundan sonra olacağı gibi idam edilenler gücü karşısına alan siyasiler, gazeteciler,yazarlar, aydınlar yada öğrenciler.Ha tecavüzcüyü, sapığı asmakla iş bitmiyor zaten, daha fazlası geliyor.Düşünmüyorlar ki toplumu eğitmeyi,insanları suçtan uzak tutmaya çalışmayı.Gelsin idam bence, çünkü bu düzende zaten bu çomarlar güle oynaya istediğini yapıyor ve öldürmekten beter ediyorlar kendilerinden olmayan her kitleyi ufak bir mağduriyet oyunu bularak ve "vatan haini" olmakla damgalayarak.Vatan haini damgası zaten nereye çekersen oraya gider.Dünki mitinge en ufak ağzını açanlar, 4 sene önce ailesini parçaladığınız ama bugün fotoğraflarını paylaşıp kahraman yaptığınız askerler hep vatan haini.Bunlar olmasa bile elbet birşey bulunur bu vatanını çok seven megri megriler tarafından."Witchunt'ı" biraz araştırın, sizin kadim hastalığınız bu."Cadı olduğundan kuşkulanılan kadının suya atıldığında batmayacağına dair inanış gereği, kadın elleri ve ayakları bağlanarak suya atılır, batmazsa, şeytan tarafından ele geçirildiği anlaşıldığı için canlı canlı ateşe atılırdı. Kadın suya batarsa, masum olduğu anlaşılırdı.Kadın boğularak ölmüş olurdu ama nasılsa masum günahsız,cennete gidecek." Alıntı burdan.Aynaya bakıyormuş gibi hissettiniz değil mi?Keşke aynaya ihtiyaç olmadan bakabilseniz de ülkenin göz göre göre iran hatta ırak olmaya gittiğini farketseniz.İşte bu yüzden özellikle idam gibi tartışılması bile kötü olan bir konuda artık millet ülkeden gitmenin peşinde.
TL:DR yok kusura bakmayın.Pro-akp spamlarınıza devam edin.Eskiden az buçuk okuyordum şurayı zaten iyice soğudum.Gün boyu akp spamı yapan 2 arkadaştan başka bişey yok.E millet bunlardan sıkılınca altında tartışma eksik olmuyor tabi bu başlıkların.En ufak ağzını açsan, "Burası niye böyle saygısız".Yine mağduriyet yani anlayacağınız.Suç sizde değil buna göz yumanlarda, tölerans gösterenlerde.
Çok karamsar olmuş gibi de ne yapalım.Neyse gün olur devran döner de diyemiyorum, en azından kendimin görebileceğini sanmıyorum o döngüyü, ya da sizin cahilliğinizi attığınızı.Medyada o sıralar ne dönüyorsa hiç sorgulamadan, "oku"madan,düşünmeden alıp ağzında sakız yapanlar katillerle, hırsızlarla yürüyenler tüm bu suçların, acıların ve hayatların sorumluluğuna ortak olmakta, vicdanları temiz değil.
submitted by MassRain to Turkey [link] [comments]


Hangisini Seçersin? Bu 15 Tehlikeli Bulmacayı Çözerek Hayatta Kal 5 Dakikada Hamile Kalan Kadın Kolay Hamile Kalmak İçin Neler Yapılmalı Canlı Kalmak İçin Çözmen Gereken Hayatta Kalma Bulmacaları (KARAKTER SENSİN) Dünyanın En Büyük Poposu Olan Kadınlar Hamile Kalmak İsteyen veya Tüp Bebek Tedavisi Gören Kadınlar İçin Meditasyon - 528 & 432 Hz Karadeniz’in en büyük gül serası kadın elinden EKİBİMİZ HAYATTA KALMAK İÇİN SAVAŞIYOR / JASS Türkçe Oynanış - Bölüm 16 Bir kadın en fazla kaç çocuk doğurabilir? Poposu Büyük Olduğu İçin Ünlü Olan 10 Kadın

Feminizm Tarihine Bakış: 1. 2. ve 3. Dalga Feminizm by ...

  1. Hangisini Seçersin? Bu 15 Tehlikeli Bulmacayı Çözerek Hayatta Kal
  2. 5 Dakikada Hamile Kalan Kadın
  3. Kolay Hamile Kalmak İçin Neler Yapılmalı
  4. Canlı Kalmak İçin Çözmen Gereken Hayatta Kalma Bulmacaları (KARAKTER SENSİN)
  5. Dünyanın En Büyük Poposu Olan Kadınlar
  6. Hamile Kalmak İsteyen veya Tüp Bebek Tedavisi Gören Kadınlar İçin Meditasyon - 528 & 432 Hz
  7. Karadeniz’in en büyük gül serası kadın elinden
  8. EKİBİMİZ HAYATTA KALMAK İÇİN SAVAŞIYOR / JASS Türkçe Oynanış - Bölüm 16
  9. Bir kadın en fazla kaç çocuk doğurabilir?
  10. Poposu Büyük Olduğu İçin Ünlü Olan 10 Kadın

Samsunlu kadın çiftçi Hanife Aydın, babasından miras kalan daireyi satarak elde ettiği sermayeyle kurduğu gül serasını büyüterek Karadeniz Bölgesi'nin en büyük gül üreticilerinden ... Bu Videomuzda Poposu Büyük Olduğu İçin Ünlü Olan 10 Kadını sizler için derledim. Bize destek olmak için Videomuzu beğenmeyi ve Bilgi Deryası kanalına abone olmayı unutmayın. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op.Dr. Altuğ Semiz, kolay hamile kalmak, gebelik öncesi vitaminler, folik asit ve gebelik günleri hakkında bilgi verdi. Normal olarak kabul edilen, adet ... JASS Judgment Apocalypse Survival Simulation Türkçe Oynanış Videosunda , Harika Bir Hayatta Kalma Oyunu Serisi İle Karşınızdayım Babuşlar. JASS Judgment: Apocalypse Survival Simulation ... 18. yüzyılda Rusya’da Feodor Vassilyev adlı bir köylünün karısı 69 çocuk ile en fazla çocuk sahibi olan kadın olarak anılır. ... olduğu için yeniden gebe kalma şansını da ... Ölmemek İçin Sevişmeyi Kabul ... Gökmen Yıldız Filmleri 8,542,544 views. 2:31. Hamile Olduğunun Farkında Olmayan Kadın Klozet'te Doğum Yaptı! ... Daha Büyük Bir Öpücük İster ... Canlı Kalmak İçin Çözmen Gereken Hayatta Kalma Bulmacaları (KARAKTER SENSİN) - Duration: 12:12. Beyinn 512,081 views. 12:12. türkçe --Dünyanın En Büyük Poposu Olan Kadınlar Birbirinden sıra dışı ve ilginç top 10 videoları için abone olun bildirimi açmayı unutmayın English --Women with the World's ... Bugün sizlere 10 zorlu hayatta kalma sorusu hazıladık. Büyük tehlikelerin seni beklediği bu bulmacada bakalım kaçıncı soruya kadar hayatta kalabileceksin? Hazırsan başlayalım. #Beyin Hamile Kalmak İsteyen veya Tüp Bebek Tedavisi Gören Kadınlar İçin Meditasyon - 528 & 432 Hz ... farkında olmadığınız olumsuz programlar var ise gebe kalma süreciniz zihinsel olarak ...